Hayatımın düzenden ibaret olduğuna, rutine sıkışıp kaldığıma inandığım bir dönemdi. Adım Mert, 28 yaşındayım, İstanbul’da bir ajansta grafik tasarımcı olarak çalışıyorum. İş ortamındaki arkadaşlıkların çoğu fazla resmi, bazen ise arada gevşek şakalaşmalarla dolu. Fakat bir süredir dikkatim, ofise yeni başlayan Asuman’a takılmıştı. Onun bakışlarını, yürüyüşünü, konuşurken dudağının hafifçe kıvrılışını, hatta bazen odaya girdiği anda odada yayılan parfümünün kokusunu dahi fark ettiğimi kendime itiraf edemezdim. Ama içten içe bir şey uyanıyordu ve büyüyordu.
Asuman benden bir iki yaş küçük, kısa siyah saçlı, gözleri derin ve meraklı bir kadın. Giyimi ne fazla iddialı ne de sıradan; iş ortamı için uygun ama vücut hatlarını belli belirsiz ortaya koyuyor. Tabii böylesi bir şehirde ve ortamda herkes birbirine kayıtsızmış gibi görünüyor, ama çoğu bakışın kısa kısa, gizlice dolanıp durduğunu da biliyoruz.
Bir cuma akşamı, her zaman olduğu gibi iş çıkışı ekiple bira içmeye gitmeye hazırlanıyorduk. Ben çıkmak için acele etmiyordum. Bilgisayarda son bir dosyayı gönderirken Asuman yanıma yanaştı. “Sen de geliyor musun, Mert?” dedi gülümseyerek. Sesi yumuşak ve biraz çekingen geliyordu. Bir an göz göze geldik, sustuk. “Gelirim, neden olmasın,” dedim. Belki de bütün hafta bu anı beklemiştim.
Barda başlarda herkes bir aradaydı ama bir süre sonra grup ikişer üçer ayrılmaya, konuşmalar daha samimi hal almaya başladı. Asuman bir ara yanıma sokuldu, ‘burası çok kalabalık, dışarıda bir sigara içelim mi?’ dedi. Duman altı olmuş kalabalıktan birlikte çıktık. O an rüzgâr yüzüne hafifçe çarptı, saçları alnına düştü. Yaktığı sigaradan derin bir nefes çekti, bana döndü.
“Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim,” dedi sessizce. Cümlesinde bir samimiyet vardı ama gözlerinde daha fazlası okunuyordu.
“İstanbul’un geceyi başka yumuşatan bir tarafı var belki,” dedim ben.
Güldü, “Biraz da kimle olduğunuza bağlı galiba…”
Bakışlar yine buluştu, ama hiçbirimiz o sınırı hemen atlamadık. Gece ilerleyip, ofise birkaç iş için dönmesi gerektiğini söylediğinde ben de çekinerek “istersen sana eşlik edebilirim” dedim. Normalde hayır diyeceğini düşündüm, ama çekingen bir gülümsemeyle kabul etti: “Yanımda olman iyi olur.”
Ofise gece döndüğümüzde koridorlar bomboştu. Işıklar yalnızca bizim olduğumuz katta yanıyordu. Bilgisayarını açarken sırtını dönmüştü, bense o an onun omuz başını, ensesini ve gövdesinin eğilişini izledim. Rahatsız olmasın diye bakışlarımı hızlıca kaçırdım, ama içimde bir kıpırtı vardı. Önümüzde bir dosya ve birkaç iş vardı; arada göz göze geliyor, ufak esprilerle gülümsüyorduk.
Ofis gecesinde ikimizin dışında kimse yoktu. O an, aslında yalnızlığımızı ve o garip yakınlaşma isteğini çok net hissettim. Asuman da belli ki geceye ve bu atmosfere teslim olmuş gibi davranıyordu. Bir kahve yapmaya kalktı; ben de arkadan kahve dolabının kapağına uzanırken ellerimiz çarpıştı. Küçük bir elektriklenme oldu, gözleri gözlerime kilitlendi.
“Pardon,” dedi, ama elini çekmedi. Ben önce ürktüm, sonra cesaretim geldi. Bakışlarını kaçırınca, “Bana doğru bakar mısın?” diye sordum kısık bir sesle. Başını hafifçe kaldırdı. Dudaklarına bakmaktan kendimi alamadım, ama hareket etmeye cesaret edemiyordum.
O ise bir adım attı, “Çok mu yanlış olurdu şimdi?” dedi hafif utançla.
O an beynim karmakarışık oldu. Dışarıdan bakınca çok kolaydı; gece vakti ofiste başbaşa kalmış iki insan, biraz flört, biraz elektrik… Ama bir yandan da ‘ya yanlış anlıyorsam, ya daha sonrasında pişman olursa, ya aramızdaki iş ilişkisi bundan sonra gerginleşirse?’ gibi sorular omzumda ağırlaştı. Kalbim hızla atıyordu.
Bir an sustuk. “Bir şey yapmak zorunda değiliz,” dedim. Sanki ben istemiyormuşum gibi kaçamak yapıyordum.
Asuman ise, “Bazen çok düşünmek her şeyi mahvediyor galiba,” dedi. Sonra eliyle yanağıma dokundu. Buna hiç karşı koyamadım.
Dudaklarını dudaklarıma değdirdiği an, ofisteki bütün gürültü, iş stresi, günün yorgunluğu bir anda yok oldu. Önce yavaş, sonra tutkulu öpüştük. Ellerim beline dolandı, onun elleri ensemi kavradı. Aramızdaki gerginlik ve arzu, o kısa sürede hızla büyüdü. Kalbim dudaklarımdan, ellerimden dışarı fışkıracak gibiydi.
Biraz çekildik, birbirimize baktık. Sanki ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyorduk. Birkaç saniye duraksadım. Sonra Asuman’ın sesi geldi: “İstersen burada kalabiliriz. Kimse yok.”
İçimde ince bir heyecan ve korkunun karışımı var; bir yandan çok istiyorum, öte yandan risklerden ürküyorum. Ama artık bu anın büyüsünden kopamıyorum.
Sesim hafif titredi: “Bunu gerçekten istiyor musun?”
Başını salladı, “Hiç bu kadar istememiştim.”
Sonrası, kelimelerle anlatılmayacak kadar hızlı ve yoğun gelişti. Birbirimize dokunmakla yetinmeyip, bedenlerimizi keşfe çıktık. Ayakta, ofis masasına yaslanmış halde ilk öpüşmemizden sonra Asuman’ın ellerini t-shirtümün altından vücuduma gezdirişiyle tüylerim diken diken oldu. Yavaşça belime doladı ellerini, bedenim ona yaslandı. Onun kokusu, nefesi, bedeniyle bana teslim oluşunu hissettikçe daha da cesurdum.
Asuman gömleğinin ilk düğmesini kendi elleriyle çözerken, gözleriyle sürüp gitmemi istediğini anlatıyordu. Ellerimi kalçalarına koyup ona biraz daha yaklaştım. Dudaklarımı boynuna, çenesine, sonra göğüslerine götürdüm. Nefesi hızlanınca bir an başımı kaldırıp göz temasını kaçırmadım, sanki onay istiyordum. O da kollarını boynuma doladı, tırnaklarını sırtımda hissettim.
Cinsel gerilim daha önce hiç bu kadar keskin olmamıştı. Onun iç çekişleri, bana “git, devam et,” diyen fısıltısı bir anda beni sıradan bir anın çok ötesine taşıdı.
Ofis masasındaki evraklar, bilgisayarlar umurumuzda değildi artık. Asuman’ı masa kenarına oturtup bacaklarını aralarken, iç çamaşırından ince bir parmak hareketiyle içeri süzüldüm. Sıcaklığı, ıslaklığı ve arzusunu hissettim. O an gözlerini kapadı, başını hafifçe geriye attı; “Lütfen, bırakma,” dedi nefes nefese.
Dudaklarım göğüslerinde, elimin iştahı onun kalçalarında gezinirken, sanki tüm işyeri bu sesleri duyacakmış gibi ürkek ama bir o kadar da arzuluyduk. İkimizin de sesi titriyor, zaman kavramını kaybetmiştik. Sonra yavaşça içime aldı beni, masada birleşirken bedenlerimiz titredi.
İlk başta yavaş, ritmik hareketlerle başladık; her seferinde göz göze gelince daha da cesurlaştık. O an ofiste var olan tek şey arzumuzdu. Birazdan bedenlerimiz daha tutkulu, daha hızlı hareket etmeye başladı. Asuman’ın “daha hızlı” diye fısıldayışı, onun çığlıklarını gizlemeye çalışırken ağzını kolumla kapatışı o anı iyice gerçek ve yasak kılmıştı.
Bir süre sonra beraberce doruğa çıktık. Birbirimize sarılıp gözlerimizi kapadık, nefeslerimiz kuş gibi hızlıydı. O masa, o gece, bizim için başka bir dünyaydı.
Bir süre sandalyeye oturup birbirimize bakarak bir şey söylemeden gülümsedik. Aramızda bir sır, bir mahremiyet oluştuğunun ikimiz de farkındaydık. Ellerimiz ellerimizde, ne söylediğimizin artık pek önemi olmadığını hissettim.
Başka hiçbir gecede bu kadar hem kendimi, hem de bir başkasını bu kadar yoğun hissettiğimi hatırlamıyorum. İstanbul’un, iş yerinin, rutinlerin çok ötesine taşıyan bir gecede, bir kararsızlığın ardından en yasak ve en arzulanan dokunuşa varmanın cesaretiydim o gece.
Başka geceleri hayal etmeden, ofisin loş ışığında Asuman’ın yanında, nefesimi hala düzeltmeye çalışırken, göz göze geldik ve anladık: Bazen düşünmeyi bırakmak gerekiyordu.