Evli Bir Kadına Duyulan Yasak Arzu: Komşum Sibel’le Yaşadığım Sır Tutkusu

Evli Bir Kadına Duyulan Yasak Arzu: Komşum Sibel’le Yaşadığım Sır Tutkusu

Benim adım Ali, otuz iki yaşındayım, İstanbul’un kenar mahallelerinden birine henüz yeni taşındım. İşim gereği oradan oraya sürüklenenlerdenim, çok sosyal biri olduğum da pek söylenemez. Fakat buradaki taşınmam benim için beklenmedik bir başlangıca dönüştü çünkü daha taşındığım ilk hafta üst kat komşum Sibel’le tanıştım.

Sibel’i ilk gördüğüm anı unutamam, mütevazı bir güzellik, otuzlarına yeni girmiş zarif bir kadın. Kapı önünde ayaküstü sohbetlerimiz başladıktan sonra, hayatımdaki o klasik yalnızlık duygusu birden silikleşmeye başladı. Ancak başta aklımın ucundan bile geçmedi Sibel’le ilgili herhangi bir arzu taşımak; çünkü kendisi evliydi ve bir de küçük kızı vardı. Eşi, Ercan’ı ise birkaç kere görmüştüm. Kibar ama mesafeli bir adam, sabahları erkenden çıkıyor, akşam geç saatlerde eve dönüyordu.

Biz Sibel’le zaman zaman karşılaşmaya, markete beraber gitmeye, ufak tefek sohbetlere başladık. Temaslarımız hep masum ve sıradandı. Ama arada bir, gözleriyle bana bir şeyler anlatmaya çalıştığı hissine kapıldığım anlar oluyordu. Utanarak söylüyorum, birkaç gece onu düşünmeden uyuyamadım. Bu kendimi suçlu hissettirdi. Aklımı toparlamaya, ona mesafeli davranmaya uğraştım. Aylar böyle geçti; kimi zaman ona karşı ilgim bastırıldı, kimi zaman bir bakışıyla tekrar yüzeye çıktı.

Bir gün, Sibel elinde poğaça ve çayla kapımı çaldı. Ercan hafta sonu iş seyahatine gitmiş, kızı da annesine bırakmış. “Evde bir başıma sıkılıyorum Ali, sohbet edelim biraz,” dedi. Gözlerinde tuhaf bir ışık vardı, bunu gördüm. İçeri buyur ettim, karşılıklı oturup çaylarımızı yudumlarken havadan sudan konuşuyoruz. Ama arada, ne konuştuğumuzu kaçıracak kadar ona dalıp gidiyorum; ince uzun bacakları, pamuk gibi elleriyle bardağı tutuşu, o mahcup gülüşü…

Derken elektrikler gitti, ev karanlığa büründü. Sibel bir anlık sessizlikte gülümsedi, “Korkarım ben karanlıktan,” dedi. Oturduğumuz kanepede hafifçe bana yaklaştı, dizlerimiz birbirine değdi. Kalbim hızlandı, bir anda nefesimi tuttum, bildiğim her şeyi unuttum. Ama yine de kendimi geri çektim, dolaptan bir mum çıkartmak bahanesiyle kalktım. O an hem arzu hem çekingenlik vardı içimde. Mumu yakıp salona döndüğümde, Sibel yandaki küçük battaniyeyi kucağına çekmişti.

O gece, ne kadar konuşsak da ikimizin arasında yoğun bir gerilim vardı. Sibel bazen gözlerini kaçırıyor, bazen ise sakince bana bakıyordu. “Ali, sen böyle ciddi ciddi bakınca bir tuhaf oluyorum,” dedi bir anda, alaycı gibi ama samimi. Donup kaldım. Ben utangaçça başımı eğince, “Ay, yanlış anlama, sen de insanın içine işliyorsun böyle sessiz olunca,” dedi. Bir an için dokunsam ne olur, elini tutsam ne olur diye düşündüm. Ama her an, orada bitmek bilmeyen bir sınır vardı; evliydi, komşumdu. Hayatımda yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hissettim, ama bir yandan artık bu anların bizi birbirimize biraz daha yaklaştırdığı belliydi.

Gecenin sonunda Sibel gideceğini söyleyince, kapıya kadar onu geçirdim. Tam çıkarken eli elimde, bir an durdu. Karşılıklı sessiz bir bakışma oldu, ama sonra hızlı adımlarla merdivenden yukarı çıktı. O gece gözümü kırpmadan, güzel bir kadına -hem de evli bir kadına- kafamın içinde o kadar farklı fanteziler kurdum ki, sabaha kadar kendimle savaştım.

Birkaç gün Sibel’le görüşmedik. Ben irademe güvenmeye çalıştım; komşumdu, aramızda bir şey olmamalıydı. Ama o günkü bakışmalar, elimi tutuşu sürekli zihnimde dönüp duruyordu. Sonunda, pazartesi günü işten dönerken Sibel’in kapısının önünde temizlik yaptığını gördüm. Ayaküstü konuştuk. “Dün geceyi düşündüm de, biraz fazla samimi davrandım. Umarım yanlış anlamadın,” dedi. Ben de hafifçe gülümsedim, “Yok ya, olur mu öyle şey, iyi ki geldin. Ne güzel sohbet ettik,” dedim.

İki hafta kadar böyle limoni bir halde devam ettik. Ama sonra Whatsapp’ta başladı enteresan mesajlar. Güya çocukla ilgili, ya da apartman aidatı, ama aralarda hep bir imalı cümle, emoji… “Kış gelince battaniyeni paylaşacak biri bulmalı insan,” diye dalga geçtiği bir mesajı unutmuyorum. Benim cevabım hep kaçamak. O yazdıkça ben de kayıtsız duramıyorum, bazen geceleri mesajlar uzadıkça aramızda iyice laubali, cinselliğe varan şakalara döndü.

Sonunda bir pazar sabahı beklemediğim şekilde kapı çaldı, bu defa Sibel pijamalarıyla karşımdadaydı. Saçları dağılmış, yüzünde sabah mahmurluğu var. Elinde bir tencere menemen. “Ercan gene şehir dışına gitti, kız da yok. Aç kalmayasın dedim komşum,” dedi. Eşim benzeri olmayan bir durumdu; sıradanlık uçup gitmişti artık. “Hadi gel, kahvaltı yapalım,” dedim ben de yarı şaka, yarı ciddiyetle. Masaya oturdu, menemenin kokusu, Sibel’in kokusuna karıştı. Yemek yedik, hiç konuşmadık. Sonra sofrayı toplayıp mutfağa girdim, birden Sibel arkamdan gelip bana sarıldı. “Çok yorulmuşum be Ali,” dedi. Sesi hafif titriyordu.

O an duramadım. Döndüm, ellerini tuttum. Onun yüzünde kararsızlık, heyecan; bende bastırılmış bir ateş vardı sanki. Yüzüm ona çok yakındı, nefesimi hissettik. Sibel’in erketesi gidip gelecekti, bunun geri dönüşü yoktu. Dudaklarımıza hiç istemeden bir çekim oldu. Önce hafif bir öpüş, sonra tutkulu bir şekilde birbirimize yapıştık. Ellerim belinden kalçalarına kayarken, Sibel derin derin içini çekti ve fısıldadı: “Ali, devam etmeyelim, yanlış bu,” dedi.

Bir anda geri çekildi, yüzü kızardı, gözleri doldu sanki. Benim de tüylerim diken diken oldu; resmen cinsel açlığın ve suçun kıyısında sallanıyorduk. “Sibel, istersen bir şey demem, devam etmeyiz,” dedim, zor zor, ama dürüstçe. Ancak o anda bir karar verdi gibi oldu, gergin bakışını üzerimden çekip tekrar bana döndü. “Bilmiyorum, çok karışığım ama seni istiyorum Ali. Uzun zamandır hiç böyle hissetmemiştim,” dedi. Eliyle göğsümden aşağı kaydı, parmaklarıyla çıldırtıcı dokunuşlar yaptı.

O an salonun ortasına çıktık, ben onu kollarımda kavradım. Dudaklarımız birbirini bulmuşken ellerimiz çoktan sınırları aşmıştı. Sibel’in incecik pijamasının altına ellerimi kaydırdım. Teninin sıcaklığına dokununca ikimizin de soluğu hızlandı. “Bekle, kapıyı kilitle,” dedi sırıtarak. Hemen kapıyı kilitledim.

Tekrar yanına geldiğimde, Sibel yer minderine oturmuş, bana uzanıyor, gözlerinin içi gülüyordu. Yanına oturdum, iki elimle saçlarını okşadım, boynuna hafifçe öpücükler kondurdum. Gecikmiş bir coşku patlaması gibiydi aramızdaki gerilim. Pijamasının düğmelerini çözerek göğüslerine yavaşça dokundum. Sibel iç çekiyor, “Ali, yap bunu… Bana dokun, çok istiyorum…” diye fısıldıyordu. Göğüs uçları elimin arasında serleşince, elleriyle ensemin arkasından beni başına çekip, dudaklarıma bastırdı.

Yavaşça aşağıya indim, çıplak kalçalarını ellerimle kavrayıp nefesimi iç bacaklarına hissettirdim. Vücudu titriyordu, Sibel birden beni kendi üzerindeki pijama altından kurtardı. “Sabaha kadar böyle kalsam, sensiz yapamam,” dedi titrek bir sesle. Varlığımda kaybolmak isteyen bir kadın vardı. Sibel’in bacakları arasına girdim, iki elimle sırtını okşadım. Dudaklarım ve dilimle ona hissettirdiğim her dokunuşta, teni kasıldı, inledi. Kelimeler yoktu artık, ellerimiz, tenimiz konuşuyordu.

Kısa bir süre sonra Sibel ellerimle üzerindeki son engeli de kaldırdı. Göz göze bakıştık, birbirimize tutkuyla sarıldık. O ilk birleşmenin sancılı heyecanını, yasaklığını, nefes nefese söylenmiş cümlelerde kaybettik. Sibel’in “Daha hızlı… Lütfen…” diye mırıldanışları, bana olan arzusundaki saf açlığı gösteriyordu. Ben de kendimi kaybetmiş, bütün dünyevi suçluluk duygularımı bir kenara itmiştim.

O an saatler durmuştu sanki. Birbirimizin üzerinde defalarca yükselip, patlamanın anını yakaladık. Sibel’in korkusu, tereddüdü yerini coşkuya, arzuya bıraktı. Ve ben, yıllardır beklediğim o yakınlık duygusunu Sibel’in kollarında buldum.

Her şey bittiğinde uzun süre konuşmadık, sadece birbirimize sarılıp nefes aldık. “Ali, bu yaşadığımızı kimse bilmesin. Ama pişman değilim. Sadece, bir gün yeniden isterim,” dedi. O tatlı veda cümlesiyle, içimde bir sır, dudağımda Sibel’in kokusu, aklımda tarifsiz bir yasak arzu kalmıştı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *