Ben Emre, 29 yaşındayım. İstanbul’un görece sakin bir semtinde, küçük ama kendime ait bir dairede yaşıyorum. Üç yıldır aynı apartmandayım ve sosyal bir tip olmamama rağmen komşularımla selamlaşmayı ihmal etmem. Zaten ailem başka şehirde olduğu için buradaki ilişkiler benim için önemli. Bu apartmandaki yaşantımda beni en çok etkileyen şeylerden biri, üst katta oturan Elif Hanım oldu. Aslında ona hala tam isimle hitap ediyorum içimden, çünkü aramızda tuhaf bir samimiyet var ama aynı zamanda mesafe de. Elif 34 yaşında, bekar. Yaklaşık bir yıl önce taşındı buraya. Çocuklu bir geçmişi yok, mesleği avukatlık; bunu geliş-gidiş saatlerinden, takım elbiselerinden çıkarıyorum. Biz komşulara karşı hep nazik ama soğuk bir duruşu var sanki. Yine de, birkaç kez asansörde karşılaşınca ufak tefek sohbetler oldu aramızda.
İlk tanışmamız apartmanın girişinde kargo beklerken olmuştu. Siyah elbisesi, düzgün saçları ve o kendinden emin tavrıyla benimle selamlaştı. O an bile kalbimde bir yer etti, çünkü kibar ve mesafeliydi. Bana ilk sorusu “Siz bu apartmanda uzun süredir misiniz?” oldu. Kısa bir hal hatırdan sonra yollarımız ayrıldı. Ama bu konuşma günlerce aklımda kaldı nedense.
Aylar geçti. Karşılıklı birkaç apartman toplantısında falan selamlaştık, bazen merdivende göz göze geldik. Samimi olmadığı çok belliydi, ama bazen bana gülümseyişinin altında bir şeyler gizli gibiydi. Aramızda bir çekim oluşmaya başlamıştı, ama bunu ikimiz de kelimelere dökemiyorduk. Asansörde yalnız kalırsak havada bir gerilim oluyordu; gözleriyle bana meydan okuyordu adeta. Ben ise bu duvara hiç yaklaşamıyor, ne kadar istersem isteyeyim flörtözce bir şeyler yapmaktan kaçınıyordum. Onu rahatsız etmek de istemiyordum çünkü; İstanbul’da huzurlu apartman ilişkilerinin ne kadar değerli olduğunu biliyordum.
Bir gece eve yorgun döndüm. Kapımı kapatırken merdivenlerde ayak seslerini duydum. Elif’in sesi açıkça seçiliyordu; telefonla biriyle tartışıyordu. Hafif telaşlı, ilgiliydi ama sesi titriyordu. Merdivenleri çıkarken gözü gözüme ilişti. “Emre Bey, bir şey soracağım size,” dedi ansızın. Şaşırdım tabii, genellikle rahatsız etmezdi beni. “Buyurun,” dedim. “Mutfak musluğumdan garip bir ses geliyor, bir bakabilir misiniz? Gece usta çağırmak istemedim.” Bir an aptal gibi bakakaldım. Elbette yardım etmek istedim ama sanki bu bahane de gereğinden fazla bir gerekçeydi.
“Tabii, hemen geliyorum,” dedim. İçeri girdik, anahtarı döndürüp o zarif elleriyle kapıyı açtı. Ayakkabılarımızı birlikte çıkardık. Mutfakta dolanırken, kafamda türlü senaryolar; ne olacak, sadece musluğa bakıp gidecek miyim, hiç konuşmadan mı ayrılacağız? Bu kadar gerginlik ve çıkışsızlıklardan sonra bu ortamda yalnız kalınca içimden garip bir heyecan yükseliyordu.
Lavaboya eğildim. O sırada Elif, mutfağa yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş beni izliyordu. Suyu açıp kapadım, “Sanırım borudan hava yapıyor, tehlikeli değil,” dedim. O an gülümsedi; sıcak, yumuşak ama garip bir samimiyetle: “Sizin yardımınız olmasa yaşanmaz burada,” diye takıldı. “Ne demek, ne zaman isterseniz,” dedim ben de, gözlerimin içine bakarak.
Birkaç saniye öylece sustuk. O an içimde arayan şey sanki o samimiyetti. “Bir kahve içer misiniz?” diye sordu hafif utangaç bir tavırla. “Olur, içeyim,” dedim. Bu kadar basit bir şeyin bu kadar anlamlı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Beraber salona geçtik. Koltukta ikimiz de köşelere oturduk önce. Elif kahve yaparken ben salonda takılı kaldım. Kahveler gelince sohbet biraz açıldı. Aileden, işlerden, şehirden falan konuştuk. O kadar ciddi görünüyordu ki, bu samimi haline alışamadım önce.
Ama zaman geçtikçe, konuşmalar açıldıkça içinde sakladığı bir yumuşaklık ve kırgınlık hissediyordum. “Bazen çok yalnız hissediyorum Emre Bey ya” dedi birden. “Burası çok büyük; insanı daha yalnız hissettiriyor,” diye ekledi. Ben de zaten uzun zamandır yalnızdım, birbirimizi anladığımızı fark ettim. Ona biraz kendi yalnızlığımdan, kendi sıkıntılarımdan bahsettim. Aramızda küçük bir yakınlık doğdu. Gözlerimizin birbirine her değdiğinde aramızdaki mesafe eriyordu sanki.
Kahveler bitince Elif ayağa kalktı, mutfağa götürdü fincanları. O arada onun ince fiziğine bakmadan edemedim. Sade kahverengi taytı, üzerindeki gri salaş t-shirt’le fazlasıyla hoş görünüyordu. Ben koltukta otururken o yanıma, bana yakın bir köşeye oturdu bu kez. Birkaç saniye sessizlik oldu. Zihnim karmakarışıktı. Şimdi tam zamanı mıydı yoksa yanlış mı anlıyordum? Benimle vakit geçirmek istemesi mi, yoksa bir yardımseverlik miydi? Cesaretimi topladım: “Seni bu kadar yalnız hissettiren şey ne?” diye sordum. Gözleri nemlendi; bir bakıma kendini açmak istedi ama sanki çekiniyordu. “Sanırım, kendimden, insanlardan, yaşadığım hayattan yoruldum. Belki de bir anlık yakınlık ihtiyacı. Komşumsun… uzakta da değiliz…” dedi. O cümlenin sonu havada kalınca, ben de boşuna inat etmeyip, ona daha da yaklaştım. Elini dizimin üstüne koydu hafifçe. İçimden sanki elektrik geçti. O an ellerimi onun ellerinin üstüne yerleştirip hafifçe okşadım.
Aslında o kadar çekindim ki, bundan sonrası için bir çıkış yolu yoktu sanki. “Elif… Eğer yanlış anladıysam…” dedim. “Yok, yanlış anlamadın,” dedi. Dudaklarını dudağıma yaklaştırdı. Önce çok hafif bir öpücük, nefesi nefesimle karıştı. Sonra yavaş yavaş dudaklarımız birleşti, tutkuyla öpüşmeye başladık. Hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Ellerim yavaşça saçlarına gitti; elleri ise boynumda, omuzlarımdaydı. Öpüşmemiz derinleştikçe ikimizin de nefesi hızlandı.
Elif’in teni yumuşacıktı, ellerim onun omuzlarından sıyrılıp beline indi. O ise beni göğsüne çekti. Vücudumda bir titreme hissettim, heyecan ve istek birbirine karıştı. Dudaklarım boynuna indi, nefesini kulağımda hissettim. Bir anda onun elleri tişörtümün içine girdi, sıcak avuçları tenime değdiğinde tahrik oldum. Ben de yavaşça onun taytının beline dokundum, ilk başta biraz çekinir gibi oldu – sanırım esas kırılma noktası buradaydı. Gözlerini kapatıp içini çekti. O an, “Emin misin?” diye fısıldadım kulağına. “Evet, devam et,” dedi titrek bir sesle.
Taytını yavaşça sıyırdım, Elif’in vücudu tamamen bana açıldı. Teninin kokusu, dokusu başımı döndürdü. Elim yavaşça kalçasından, uyluklarına indi. O an sırf cinsellik değil, tamamen birbirimize ait olduğumuzu hissettim. Ben de hızla pantolonumu çıkardım. Elif’in eli sertleşmiş halime dokunduğunda tahrikimiz dörtnala yükseldi.
Tekrar öpüşmeye başladık, bu sefer hem daha yoğun, hem daha açtık birbirimize. Elif’in ince göğüslerini okşarken nefesi daha da hızlanıyordu. Beraberce koltuğa uzandık, onun üzerine yavaşça çıkıp ellerimle her kıvrımını keşfetmeye başladım. Dudaklarım göğsüne, karnına ve daha aşağıya indiğinde vücudu heyecandan titrekti. Elimle onu okşadıkça, aramızdaki gerilim neredeyse patlama noktasına gelmişti. O kadar ıslanmıştı ki, bedeninin bana karşılık verdiğini hissettim.
Yavaşça birleştiğimizde, ikimizin de dünyası boşaldı sanki. Elif’in sesi kısık, ince bir iniltiyle doldu salonda. Her hareketimiz daha da hızlandı, içimizdeki yalnızlık ateşle karıştı. “Daha hızlı…” diye fısıldadı. Birbirimize tamamen karıştık, nefeslerimiz, terimiz, kokumuz bir oldu. O an sadece cinsellik değil, yılların birikimi, bastırılmış arzular ve yalnızlığın getirdiği samimiyetle kenetlendik.
Bir süre sonra ikimiz de bir anda doruğa ulaştık. Elif’in bedeninde titreşimi hissettim, kendimden geçer gibi oldum. İkimiz de yorgun ama huzurluyduk.
Bir süre sessiz kaldık, sarıldık. Elif’in başı göğsümde, parmaklarını sırtımda dolaştırıyordu. “İyi ki geldin bu gece,” dedi fısıldayarak. Gülümsedim. “Bazen sadece komşu olmak yetmiyor,” dedim. O an yaşadığımızın anlamlı bir tecrübe olduğu belliydi. Belki sabah her şey eskiye dönecekti. Ama o gece, yalnızlığı paylaşmanın, dokunmanın, sevişmenin ne kadar iyileştirici olabileceğini ikimiz de iliklerimize kadar hissettik.
Daha sonra salondaki o koltuk, bizim küçük sırrımız oldu. Her karşılaştığımızda gözlerimizle gülümserken, kimseye açıklanamayan bir yakınlık hissi vardı aramızda. Benim komşum, bir gecenin sabahında sadece komşu olmaktan çıkmıştı.