Bu satırları yazarken hâlâ içimde o ilk akşamdan kalan heyecanın çırpınışlarını hissediyorum. Hayatımın hiç planlamadığım, hatta hayal bile edemediğim bir bölümüne istemeden ama bir o kadar arzulu bir şekilde sürüklendim. Sana kendimi ve hikâyemi baştan sona akıcı bir şekilde anlatmak istiyorum, çünkü bence en azından bu ağırlığı birilerine itiraf etmeliyim.
Ben Hakan. Yirmi dokuz yaşındayım, bekarım, İstanbul’un Avrupa Yakası’nda ailemden ayrı, bir apartman dairesinde oturuyorum. Bütün gün ofiste, bilgisayar karşısında, sosyal medya ajansında çalışıyorum ve hayatimda heyecan diye bir şey kalmamıştı. Ta ki yan daireye yeni bir aile taşınana kadar.
Komşum Mehtap Hanım’ı ilk gördüğümde, yan dairemden taşınma sesleri geliyordu. Market poşetleriyle eve dönüyordum, asansörü beklerken, bir kadınla göz göze geldik. Hafif dalgalı saçları, buğulu koyu gözleri, bakımlı elleri hemen dikkatimi çekmişti. Giydiği siyah uzun eteğin içindeki kalçaları gözümden kaçmamıştı. Ardından, yanında kısa boylu ve hafiften göbekli bir adam ile küçük yaştaki kızlarını gördüm.
O günden sonra koridorda karşılaşıp selamlaşmalar, iki gün sonra çöp atarken “Siz taşınalı kaç gün oldu, alışabildiniz mi?” diye sormam, sonraki gün market çıkışında “Burası biraz gürültülüdür, özellikle cuma geceleri” diye muhabbet açmamız… Aramızda kısa ve sıradan diyaloglar geçiyordu. Mehtap Hanım benden en az beş yaş büyük, evli ve bir çocuk annesiydi. Onu ilk başlarda sıradan bir komşu olarak görmeye çalıştım. Ama zamanla hareketlerinde, bana bakışlarında hep hafif bir başka bir şey vardı. Belki de sadece kendimi kandırıyordum; bir kadının bana o şekilde bakmasını uzun zamandır istemiştim, kim bilir.
Bir ay kadar sonra bir akşam üstüydü. Dairemin zili çaldı. Açınca Mehtap Hanım’ı karşımda buldum. Hafifçe gülümseyerek, “Küçük bir ricam olacak, eşim işte, acilen bir tornavida lazım, var mı acaba?” dedi. Ben de “Tabii, bir bakayım.” diyerek içeri davet ettim. Kapıda beklemedi, içeri girdi. Eline uygun bir tornavida uzatırken, “Çay koymuştum, ister misiniz?” dedim, “Bir bardak alırım,” dedi tereddütsüz. O an içim tuhaf şekilde ısındı, bir fırsat gibi geldi. Mutfağımda onun o dar gri tişört ve taytıyla dolaşırken içimdeki heyecanı zor gizledim.
Çayları koyarken mutfakta yan yana dikildik. “Biliyor musunuz, sizi burada görmeye çok alıştım. Gündelik hayat biraz sıkıcı geliyor bana bazen,” dedim, ne cevap vereceğini merak ederek. Hafifçe gülümsedi, gözlerinin içine baktı, “Ben de… Buradaki insanlara fazla adapte olamadım henüz. Belki de uzun zamandır yani… Neyse. Çok teşekkür ederim, Hakan Bey.” dedi. Sanki bazı kelimeleri yutmuş, bazılarını ise bilerek saklamış gibiydi.
İki hafta boyunca yine karşılaşmalar devam etti, ama daha sık sohbet etmeye başladık. Benim evime getirdiği kek tabağı, onun pazar günü kocası ve çocuğu dışarıdayken bana evden kahveye daveti, hatta geçen gün kocası işten gelmediği için pizza almaya birlikte aşağı inmemiz… Hepsinde havadaki gerilimi hissettim. Bir akşam, ekmek dilimlerken elini kesmiş, bana WhatsApp’tan yazmış, “Evimde yara bandı yok, sizde var mı?” diye sorunca bir bahaneyle ona kapıyı açmaya koştum. Elimin değdiği yerde, nefesinin yaklaşmasında, göz göze gelişlerimizde hep görünmez bir elektrik vardı.
Fakat Mehtap Hanım’ı istemek başkaydı, bunu yapmak başka… Her geçen gün aklımı daha çok kurcalamaya başladı. Aramızdaki bu çekim, bana dünyadaki en ayıp şeyi yapıyormuşum gibi geliyordu. Bir yandan, “Evli kadın, sen ne yapıyorsun böyle?” düşüncelerim içimi yese de diğer yandan geceleri gözümün önünde sürekli Mehtap’ın o bakışları, bazen sütyensiz tişörtle balkonuma çıkışı, mutfakta eğilirken beliren kalçaları kafamdan gitmiyordu. İçimde mücadele eden utanç ve heyecan arasında sıkışıp kaldım.
Birkaç gün boyunca mesafe koymaya çalıştım. Mesajlarını geciktirerek yanıtladım, selamını geçirerek aldım. O ise bir akşam WhatsApp’tan “Bir sorun mu var, bir süredir hep düşünceli gibisiniz?” diye yazdı. Sabahına apartmanda karşılaştık, başı önde, “Beni yanlış anladın değil mi?” dedi. “Yok, hayır, olur mu öyle şey…” diyebildim. O an gözlerimizin buluşmasında, hissettiklerimin tek taraflı olmadığını anladım.
O gece geç saatlerde, birden telefona WhatsApp’tan sarı bir gül yolladı. “Uyumadın mı hâlâ?” diye sordum. “Uyuyamadım, bugün biraz rahatsız oldum. Konuşmak ister misin? Şu an apartmanda çok sessiz, çay içer misin?” Bir an hiç düşünmeden, sanki bir yer altı dünyasına girer gibi ince pembe sabahlığı ve dağınık saçlarıyla kapıyı açan Mehtap’ı karşımda buldum. Evinin salonuna geçtik, bilgisayar başında dizi açık, sehpanın üzerinde çaydanlık, ortam hafif loşdu. O gece uzun uzun konuştuk. Evliliğinden, kocasının ilgisizliğinden, yıllardır ilk defa bir erkeğin ona gerçekten bakış attığını hissettiğinden söz etti.
Bir ara konuşurken bana, “Ne zamandır böyle hissediyorsun?” diye sordu. Bir an, “O ilk asansörde karşılaştığımızdan beri,” dedim utana utana. Sustu, yüzüme dikkatlice baktı, sonra hafif bir tebessümle çayını yudumladı. Eli bir an koluma değdi. O an nefesim kesildi. “Yanlış bir şey yapmak istemiyorum, ama bazen kontrolüm çok zor oluyor,” dedim. Gözümün içine baktı: “Belki de bazı şeyler kontrol edilemez.”
Gecenin sonunda vedalaşmaya hazırlanırken, bana doğru eğildi. “İyi geceler, Hakan,” dedi. O an ben kararımı verdim. “Bazen insanın kendine koyduğu sınırlar, en çok istediği şeylere ulaşmasına engel oluyormuş,” dedim. Göz göze geldik ve ilk defa dudaklarımız birleşti. Bir anda içimde haftalardır biriken tüm arzu ve gerilim açığa çıktı. Öpüşmemiz yavaş başlasa da kısa sürede hızlandı. Elleri bir anda boynumda, sonra gömleğimin düğmesinde, nefesi hızlanıyor, ben onun belini kavrarken, bir an kendimizi kanepenin üzerinde bulduk.
Küçük bir an için durdu, gözleriyle benden emin olmak istedi. Ben ise nefes nefeseydim. “Emin misin?” diye sordum. “Çok eminim… Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum artık,” dedi ve aramızdaki son engel de kalktı.
Gecenin karanlığında Mehtap’ın vücudunu ilk kez bu kadar yakından gördüm. O sabahlığı yavaşça kaydırırken, çıplak teninin kokusu, göğüslerinin başlarındaki sertlik, nefesinin sıcaklığı beni çıldırttı. Onu avuçlarımın arasında hissetmek, taze bir ateş gibiydi. O da elleriyle vücudumu keşfetti, gömleğimi çekiştirirken hırslandığını hissediyordum. Dudaklarımız, boynumuz, tenimiz birbirine karıştı. Bedenlerimiz arasında hiçbir engel kalmamıştı.
İlk kez bir kadınla bu kadar istekli, bu kadar hunharca öpüşüp sevişiyordum. Mehtap’ın bacaklarını belime dolaması, tırnaklarının sırtımda bıraktığı izler… Aklımda korku kalmamıştı, sadece o anda, o kadınla, yastık arasında, kalçalarını uzanırken, bir erkeğin istediğini hissettirmek istedim. O an bana “Devam et, lütfen durma…” diye fısıldaması, bambaşka boyuta taşıdı. Onun içindeki sıcaklık, kasılıp titremesi, birlikte attığımız her nefeste daha da hızlanıyordu.
Sabah olduğunda, onun o yorgun ama tatmin olmuş gülüşünü gördüm. Yatağın ucunda, çıplak halde sigara içerken bana bakıp, “Hayatımda uzun zamandır bunu bu kadar istemedim…” dedi. O an rahatlamıştık ama içimden aramızda geçenlerin yasak, gizemli ve tehlikeli olduğunu bilmekten de garip bir zevk duyuyordum.
Bu yaşadığım şey belki doğru değildi, belki bir daha asla yaşanmamalıydı. Ama Mehtap’ın kollarında, o yasak ama tutkulu gecede, yıllardır özlediğim canlılığı bulmuştum. İtiraf etmeliyim ki hâlâ o gecenin ardından kalbimde, derim de, anılarımda onun izleriyle yaşamaya devam ediyorum. Hala her kapı çaldığında bir an “Acaba yine o mu?” diye içim titriyor.