Ben Emre, 32 yaşındayım. İstanbul’un kalabalığında ama kendi halinde, sıradan, sessizce yaşayan, dışarıdan bakınca herhangi bir adam gibi görünebilirim. Oysa içimde neler döndüğünü bir ben bilirim. Bugüne kadar hiçbir kadına dair öyle ateşli, yakıcı bir arzu yaşamadım dersem yalan olur ama geçen yıl taşındığım apartmanda bu hisleri çok farklı, çok yoğun bir biçimde deneyimledim; hikayemi anlatmam gerekiyor, belki içimde birikenleri atmam için de iyi olur.
Bir süredir bekar yaşıyorum. Modern bir sitede, iki artı birin bana fazlasıyla yettiği rahat bir hayatım var. Taşındığımın ilk haftasında karşı komşumla tanıştım: Sibel. Onun yaşını ilk başta kestirememiştim ama öyle 28-29 civarı bir hali vardı. Evli değildi, çok şımarık görünmeyen ama özenli, bakımlı bir kadın. Kısacık siyah saçları yüzüne çok yakışıyordu. İlk gün gülümseyerek “Hoş geldin komşum” dediğinde sıradan bir merhabadan ötesini beklemiyordum ama sonraki günlerde, markette, asansörde, hatta posta kutusunun başında sohbetlerimiz ilerledi. Ayların geçmesiyle aramızda adı konulmamış bir yakınlık oluştu. O kadar rahattı ki konuşurken hayatını, gününü, bazen eski sevgililerini bile bana anlatıyordu. Ben ise kendi duvarlarımı biraz yüksek tutuyordum; çünkü Sibel, garip bir şekilde bana fazla çekici geliyordu ve dürüst olmak gerekirse bu hislerin esiri olmaktan korkuyordum.
Sibel’le samimiyetimiz arttıkça, akşam saatlerinde balkonda ya da onun evinde kahve içmeye, film izlemeye başladık. Birbirimize yan gözle baktığımız anlar çoğaldı; özellikle de beraber bir şarap açıp biraz sarhoş olduğumuz gecelerde… Fakat benim çekincem vardı: O kadar yakınız ki, yanlış bir adım her şeyi mahvedebilir, aramızda tatlı bir gerilim var ama onun bana karşı gerçekten ne hissettiğinden pek emin olamıyordum. Belki sadece arkadaş olarak görüyordu. Anlayacağınız bir kararsızlık, bir tedirginlik içerisindeydim.
Bir akşam, Sibel bana mesaj attı: “Dip sos yaptım, şarap da var. Gelmek ister misin?” Normalde bu tür bir davet için bir bahaneyle reddederim belki ama o gece bir türlü kendimi tutamadım. Üzerime bir kot ve tişört geçirip kapısını çaldım.
Evin içi loştu, yumuşak bir müzik çalıyordu. Sibel düz renk bir patik elbise giymişti, saçlarını toplamış, hafiften bir makyaj yapmıştı. Şarabımızı koyarak salondaki koltuğa geçtik. Kollarımız neredeyse birbirine değiyordu. Göz göze geldiğimizde ellerim istemsizce terliyordu. O sırada Sibel “Bunu kimseye anlatmayacaksın, değil mi?” dedi ve küçük bir kahkaha attı. “Neyi?” dedim gülerek. “Anı yaşayalım ya, işte. Sıkıcılıktan kaçmak…” O an daha önceki sohbetlerimizde bana usulca dokunduğu, omzuma başını koyduğu anlar gözümde canlandı; belki de ben yanlış anlamıştım, belki de bir şeyler bekliyordu.
Biraz daha konuştuktan sonra Sibel birden doğrulup mutfağa gitti. Ardından elinde şarap şişesiyle döndü ve bacağıma hafifçe değerek oturdu. “Emre, bana net olmayı öğret. Mesela şu an ne düşünüyorsun?” diye sordu. Beklemediği kadar sessiz kaldım. Bir süre gözlerine baktım; kendimi tutmaya devam edemezdim. “Düşündüğüm şeyleri söylersem bir daha yüzüme bakmazsın gibi geliyor,” dedim hafifçe gülerek. Yanağında bir gülümseme dolaştı; “Denemeye değer. Belki hoşuma gider.”
Alkolün, loş ışığın ve aramızdaki o garip çekimin etkisiyle “Sana bakarken aklım her zamankinden farklı çalışıyor. Sürekli tenini merak ediyorum,” sözlerim dilimden döküldü. Cevap vermedi, yavaşça yanaştı. Bu kadar kolay olmamalıydı, dedim içimden ama Sibel tamamen hazırlıklıydı. Dudaklarını dudağıma değdirince bir anda her şey değişti. Önce yavaş yavaş, dudağının kenarını, sonra boynunu öpüyordum. Elleri saçlarımda gezinirken gömleğimin düğmelerini tek tek açmaya başladı. Sadece ona ait bir ten kokusu vardı; ben daha fazlasını isterken, tutmak istemediğim halde kendimi biraz geri çektim.
“Dur, yanlış mı yapıyoruz?” dedim nefesim hızlı hızlı atarken. O ise bana doğru eğilip kulağıma fısıldadı: “Hiçbir şey yanlış değil. İkimiz de sadece dürüstüz.” Gözlerinden kararlılığı okuyabiliyordum. Artık o kararsızlık, o çekingenlik yok olmuştu.
Sibel’in parmakları gövdeme dokunurken aramızdaki gerginlik yerini ateşe bırakmıştı. Saçlarını açıp kucağıma oturduğunda dudağını boynumdan göğsüme kadar gezdirdi; tırnaklarıyla belime çizgiler bırakırken, içimdeki tüm arzuları özgür bırakmaya karar verdim. Elbisesinin ince askılarını yavaşça indirdim, ellerim göğsünde. O an salonun loş ışığında her şey bulanık ve gerçek dışıydı ama tek gerçek vardı: Sibel’le o anı harcıyordum.
Vücudu benimkiyle bütünleşene kadar, aramızda küçük dokunuşlar, küçük nefes alışverişleri devam etti. Çok uzun zamandır hissetmediğim bir cinsel istekle doluydum. Bedenimiz birbirine karıştığında, ikimizi de durdurabilecek hiçbir şey kalmamıştı. Ben onu olabildiğince okşarken, sesiyle, dokunuşuyla, bakışıyla bana yol gösteriyordu. Aramızdaki uyum nefes alıp verişlerimize bile yansımıştı.
Bir anda yatağına geçtik, birbirimize doyasıya, gerçek anlamıyla dokunurken, gülüşmelerimiz salona yayılıyordu. Teninin sıcaklığı, nefesinin sesi, boynundan çıkan o hafif inilti… O gece, defalarca, ikimizin de hiç unutamayacağı biçimde birbirimizi doyurduk. Saat sabaha yaklaştığında, sanki yıllardır birlikteymişiz gibi baş başa, çıplak tenlerimiz birbirine sarılı uyuyakaldık.
O günden sonra Sibel’le aramızda hiçbir şey eskisi gibi değildi. Komşuluk, arkadaşlık hepsi başka bir boyuta taşındı. Her karşılaşmamızda göz göze geldiğimizde o gece aklıma gelir, içim ürperir. Hala itiraf edecek çok şeyim var ama şunu biliyorum; bazı anlar insanın hayatında tekrar yaşanmaz, yakıcı, yasak ve baştan çıkarıcıdır. Tıpkı o gece gibi…