Geçen yazdan beri iş yerimde her şey fazlasıyla sıradandı aslında. 29 yaşındayım, kendi halinde çalışan, disiplinli sayılabilecek biriyim. İstanbul’dan kopup Ankara’da bir reklam ajansında grafiker olarak çalışmaya başlamıştım. Ofisimizde on kişi var, tek kadın yönetici ise patronumuz Ayşe Hanım. Kimse fazladan mesai yapmak istemezken, ben çoğunlukla kalanlardandım. Bir nevi işime sığınmamın verdiği huzurla, o beyaz duvarlar arasında akşam ışığında kafamı dinliyordum.
Ayşe Hanım kırklarında, uzun boylu, koyu kumral, keskin bakışlı bir kadın. Karşısında çekinmemek mümkün değil, çoğu zaman sessiz ve otoriter durur. Gece geç saatlere kadar çalıştığı oluyordu. Ofisteki diğerlerinden pek hoşlanmazdı, ama bana karşı daha samimi ve açık davranıyordu. Başlarda bunun sadece işleri kolaylaştırmak için olduğunu düşünüyordum.
Bir gün yine herkes gitmişti, ofiste ikimiz vardık. Dosyalara gömülmüştüm ki, yan masadan gelen hafif parfüm kokusuyla kafamı kaldırdım. Ayşe Hanım, “İlker, sana zahmet kahve yapar mısın? Çok iş var bu gece” dedi. Dudağımda belli belirsiz bir tebessümle mutfağa geçtim. O an bir kadından, özellikle ondan kahve istemesi başka bir şekilde dokundu bana.
Kahveyi masasına bırakırken göz göze geldik. Elinin titrediğini gördüm. “Yoğun musunuz?” diye sordum. Gözlerini kaçırıp, “Bazen işler üst üste geliyor, insan nefes almak istiyor” dedi. Ona yorgunluğunu hissettiren bir şey vardı. O an, içimde nedeni tam olmayan bir yakınlık hissettim. Bana daha önce “Burası sana iyi geldi mi?” diye sormuştu, ilk defa alışılmadık bir ses tonuyla. O an anladım; Ayşe Hanım her ne kadar sert gözükse de, içinde yalnız bir tarafı saklıyordu. Ben de az çok öyleydim.
O günden sonra sohbetimiz ilerlemeye başladı. Tatlı bir mesafeyle bana arada özel hayatından bahsediyordu. Uzun süredir yalnız olduğunu, erkeklere pek güvenmediğini, gece yalnız evde çalışmayı daha rahat bulduğunu söyledi. Onun yanında halimden memnunken, bir yandan da içimde tuhaf bir gerilim oluştuğunu hissediyordum. Akşamüstü sorduğu sıradan sorular, özel hayatıma olan ilgisi beni hem şaşırtıyor hem de hoşuma gidiyordu. Zamanla ona karşı bir şeyler hissetmeye başladım. Onun yanında başka türlü heyecanlanıyordum ama kendime bile itiraf edemiyordum önce.
Bir gün mesai sonrası kolumda hafif bir ağrı varken yanıma gelip, “Buralarda bir kas gevşetici losyonumuz var mı?” diye sordu. Mutfakta losyonu bulup getirdim, oturduğu sandalyede sırtını bana döndü. Ellerimi omzuna koyduğum anda içimden geçenleri kimse anlamasa da kendime engel olamıyordum. “Bunu yapmasam daha iyi olurdu” dedim, ama aramızdaki mesafeyi o bozmuştu zaten. Sesi hafif titrek çıktı, “Rahat olabilirsin, sana güveniyorum.” Onun cümleleriyle özlem içinde kararsızlığım dağılmaya başladı. Ellerim sırtında gezindikçe daha sıcacık bir gerilim sardı içimi. Başımı hafifçe eğip, kokusunu çektim içime. Gözlerini kapattı, yüzünde tuhaf bir rahatlama vardı.
O an elimde olmadan “İlginç, insan bazen en yakın olduğuna en uzak davranıyor” dedim. Gülümsedi, “O yüzden fazla yaklaşmamak lazım” diye fısıldadı. Sözleri bir yanda dizginliyordu beni, öte yanda daha da yakınlaştırıyordu. Yanaklarına sıcaklığımı neredeyse hissettiriyordum. Elimi tuttu, avucuna yerleştirdi. O baskın görüntüsünün ardında sakladığı kadınlığı, aramızdaki ipleri koparacak kadar cazip buldum.
O gün sonra, her akşam biraz daha yakın olduk. Bir akşam yağmurlu bir gecede ofiste tekrar yalnız kalmıştık. Kapanış işlemlerini yaparken elektrikler aniden kesildi. Işıklı acil lambasının loşluğunda, “Korktun mu?” diye sordu. Belki ilk defa sesinde titrek bir heyecan vardı. “Hayır, bunlar bana iyi geliyor” dedim. O an elektrik gelse de gelmese de hiçbir şey artık eski gibi olmayacaktı, orası belliydi.
Hafifçe masasına yaklaştım, göz göze geldik. Elini uzatıp tişörtümü çekti, aramızda kalan mesafe silindi. Dudaklarıma hafifçe dokundu önce, nefesleri sıcak bir yangın gibi tenime işledi. Saçlarını avuçladım, dudaklarımız birbirine karıştı. Yumruk kadar kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. “Burada mı?” dedim kısık sesle. Sessizce başını salladı. Gecenin o karanlığında, kimsenin olmadığı bir ofiste, dosyaların arasında ilk kez bütün çıplaklığımızla birbirimize açılıyorduk.
O an Ayşe Hanım bambaşka bir kadın olmuştu. Ceketini hızla çıkardı, gömleğini açarken gözlerimin içine bakıyordu. Elimle belini kavrayıp, sandalyeye oturttum. Eteğini hafifçe sıyırıp, bacaklarını araladım. “İlker, bunu gerçekten istiyor musun?” dedi, sesinde hala bir parça şüphe vardı. Tam olarak ben de emin değildim önce ama elimle kalçasını çekip dudaklarıma götürdüm. Gömleğinin altından tenini öptüm, dudaklarım boynunda gezindi. Elleriyle saçlarımı kavradı, başını geriye attı. “Çok istiyorum Ayşe Hanım” dedim. O an aramızdaki tüm sınırlar ortadan kalkmıştı.
O an sandalyede iyice gerildiğini, iç çamaşırının altından tenini hissetmek uğruna parmaklarım titrerken kalçamı daha ona yasladım. Ayşe Hanım elleriyle gömleğimi çözerken dudakları dudaklarımı öpmeyi bırakmıyordu. Ellerim bacaklarında yükseldi, çamaşırını çıkardım. Sıcak tenini ağzımla tatmaya başladığımda iç çekişleri ofisin duvarlarına çarpıyordu. Başımı itip daha fazla yaklaşmamı istedi. Her dokunuşumda daha fazlasını arzulayan bakışları ve elleriyle belimi çekmesi aramızda kopacak fırtınanın habercisiydi.
Bir süre dudaklarımı, dilimi onun dudaklarına, o hassas tenine gezdirdim. İç çekişleriyle vücudu kasılıyordu. Parmaklarım dudaklarının arasını bulduğunda, “İlker, ne yapıyorsun bana?” diye mırıldandı. O an artık ikimizin de aradığı tek şey teslim olmaktı. Kendimi kaybettim ve içime çektim onu. Yumuşak teni, ıslaklığı, sıcaklığı her şey kusursuzdu. Bir yandan bana rehberlik ediyordu, bir yandan da soluğu, heyecanı beni sınırın ötesine taşıyordu.
Bir süre birlikte o sandalyede kaldık. Sonra bana kendini tam anlamıyla bıraktı, masasının üzerine çıkardı beni. Ellerim vücudunda, dudaklarım göğüslerinde gezindi. Tüm gece boyunca, bazen delice, bazen usulca, birbirimizin arasında kaybolduk. Zamanı unuttuk sanki. Onun ofisteki otoriter, mesafeli kadını gitmiş; yerine bana tamamen açılan, arzularının peşinden giden bir kadın gelmişti. Ayşe Hanım o akşam, artık ne iş ne ofis kalmıştı aramızda. Birlikte en mahrem, en gizli noktamıza indik.
Sabah olduğunda, yan yana uzanıyorduk. Yorgun ama huzurluyduk. Göz göze geldik, “Bundan sonrası ne olur bilmiyorum” dedim. Gülümsedi, “Bazen sadece yaşamak lazım. Yarın ne olacağına da yarın bakarız” diye fısıldadı. O günden sonra, ofiste her şey artık daha farklıydı. Aramızdaki o gizli arzu, hayatın monotonluğunu sonsuz bir heyecana çevirmişti. Bu hikaye, kendi kararsızlığım ve Ayşe Hanım’ın beni yavaş yavaş çekmesiyle bambaşka bir noktaya evrildi. Gaz lambası ışığında, ofisin duvarları arasında, sıradan bir hayatın arka planında yaşanan bir sır olarak kaldı aramızda.