Bunu yazarken hem utanıyorum hem de hâlâ heyecanını içimde hissediyorum. Hiç beklemiyordum başıma böyle bir şey geleceğini. Her şey geçen yaz, işten kovulmamla başlayıp dayanılmaz bir gerilime dönüşen komşuluk ilişkimizle oldu. Adım Berk, 28 yaşındayım. İstanbul’da, ailemin yanında otururken yan dairemize taşınan Elif’in benim üzerimde bu kadar etkili olacağını nereden bilebilirdim ki?
Elif’i ilk gördüğümde, “Klasik güzel,” dedim kendi kendime. Belki herkes dönüp bakmazdı ama gözlerinde inanılmaz bir sıcaklık, gülüşünde hafif utanıklık vardı. Koyu kahverengi saçları, açık teni ve ince yapılı bir kız… Taşınırken annem kek götürdü, ben de tabakla birlikte merhaba demek bahanesiyle yanlarındaydım. O sırada annesinin yanında pek konuşmadı, utangaç utangaç gülümsedi. Yaşını tahmin edemedim, sonra duydum; 25’miş.
İlk tanışmada bir şey olmadı tabii, komşuluk işte, ne olabilir… Sonrasında birkaç kere merdivende karşılaştık. Her seferinde aynı minik gülümseyiş, kısa bir “Merhaba.” Başka bir şey yok. Ben o yaz işsizdim, günümün çoğu evde Netflix, karşı balkonda ise bazen Elif laptopuyla oturuyordu. O anlarda birçok kez konuşmak istedim, saçma bir bahaneyle seslenmek… Utancımdan vazgeçtim. Annemler fırsat buldukça bizim eve kahveye çağırıyorlardı onları. Samimi ama mesafeli bir aileydiler.
Zamanla Elif’le aramızda garip bir elektrik oluştuğunu anlamaya başladım. Bir akşam yine karşı balkonda, o kulaklıkla müzik dinliyor, ben sigara içiyordum. O sırada Elif’le göz göze geldik. Hafifçe başını eğdi, gülümsedi. Ben de “Nasılsın?” dedim. Cevap vermeden kulaklığını çıkardı. “İyiyim, sen?” “Ben de iyiyim… N’apsın insan işsiz,” dedim. Güldü. O an saçlarını topladı, ensesi açıldı. Yutkundum, bakışlarımı kaçırdım. “Senden daha başıboşu yok yani?” dedi. Gülüştük. O an hem bir rahatlama hem de garip bir gerilim hissettim.
Birkaç gün sonra kapımız çalındı. Elif’ti. “Annemler Adapazarı’na gitti, anahtarımı içeride unuttum, sende çay var mı?” diye sordu. Hafif bir telaş, aşırı masum bir bakış… Elinde tabak, yeni yapılmış kek. “Gel, var tabii,” dedim doğal bir sesle, içimden ise kalbim hızla çarpıyordu. Salonda oturduk, çay doldurdum, kekleri koyduk. O ise üzerindekilerle iyice savunmasız görünüyordu; ince bir beyaz tişört, altında ev şortu, çıplak ayakları… Salonun ışığında teni parlıyordu. Sürekli karşı karşıya oturmak gergin hissettirdi, tam karşımda dizlerini göğsüne çekmişti. Sohbet ettik, işlerden, okuldan, ailelerden…
Bir ara sessizlik oldu. O an kendimi daha fazla tutamadım; gözlerim bacaklarına kaydı. Fark etti. Hafifçe gülümsedi, bakışını bana çevirdi. “Çok mu garip oldu böyle? Hiç başıma gelmemişti anahtar unutmak,” dedi. “Yok ya, komşuyuz sonuçta,” dedim. O an, bir anda aklımdan şunu geçirdim: “Acaba bir çaba göstersem, teklif etsem çok mu açık olurum? Ya da yanlış mı anlar?” Hem gitmesini hem de kalmasını istedim. Her şey öyle duruyordu ki, sanki bu sessizlikte bedenlerimiz yavaşça yaklaşacak… Önceki dikkatli mesafeliliğimden eser kalmamıştı. Kararsızdım; hem istiyordum, hem yanlış olmasından korkuyordum.
Elif, biraz duraksadıktan sonra usulca, “Sigaran varsa, balkona çıkabilir miyiz?” diye sordu. “Tabii,” dedim. O geçerken tişörtü biraz yukarı kaydı, belinin ince kemiklerini ve teninin kokusunu neredeyse alabiliyordum. Balkona çıktık, ona bir sigara verdim, ben de yaktım. O an hafifçe rüzgar esiyordu. Elif, balkon korkuluğuna yaslandı, saçlarını savurdu. “İnsan şehirde bazen kendini o kadar yalnız hissediyor ki…” dedi. O an göz göze geldik. Bakışlarında bir şey vardı, anlatamadığım, neredeyse röntgen gibi içime işleyen. Hafif titrek bir sesle, “Yalnız kalmak bazen iyi, bazen de fazla,” dedim. Elif bir an bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı. Sessizlikte tenimizin sıcağı birbirine yaklaşmaya başlamıştı.
Birden sigarasına doğru eğildi, dumanı hafifçe ciğerine çekti. O sırada yanına geldiğimde bana büsbütün dürüstçe baktı. “Berk…” dedi, sesi hem çekingen hem de tahrik edici bir sıcaklıkta. Bakışını gözlerime sabitledi. “Sana bir şey sorabilir miyim?” “Sor, dedim.” Sustu. Sonra, “Senin hiç… Birini isteyip de… Adım atamadığın oldu mu?” dedi. Kalbim sıkıştı, bu lafın altını iyi biliyordum ama, “Olmaz mı?” dedim. Güldü, başını öne eğdi, bir an dudağını ısırdı. “Ben de öyleyim bazen,” dedi, “bazı şeyleri çok düşünüyorum, cesaret edemiyorum.” O an nefesi ensemde dolaşıyordu adeta.
Birbirimize uzun uzun baktık. Dayanamayıp, “Şimdi mesela…” dedim, “Ben bazen düşünüyorum, mesela sen…” Duraksadım, gözümü kaçırdım. O ise direkt gözlerimin içine baktı. “Ne düşünüyorsun?” Tüm utancımı bastırıp “Sana dokunmak istiyorum,” dedim, sesi o kadar kısıktı ki, duyulup duyulmadığından bile emin değildim. O an gülümsedi, gözleri parladı. “Ben de…” dedi. O kadar net… Sanki evrensel kural kırılmıştı.
İkimizin arasında adeta bir mıknatıs alanı vardı. Hafifçe ona yaklaştım, nefesimi yüzünde hissetti. Dudaklarımız çok yaklaştı, ama tam öpmedim, o daha fazla yaklaşsın istedim. Elif kolumdan tutup, kendine doğru çekti. Dudaklarıma cesurca dokundu, bir öpüş başladığında bacaklarım titredi resmen. Elif’in elleri boynumda, vücudumda dolaşırken ben onun saçlarını okşadım. Önce nazik, sonra giderek daha tutkulu öpüştük. Balkonun sessiz karanlığında birbirimizin nefesini içimize çektik.
“İçeri mi geçsek?” dedim neredeyse fısıltıyla. Elif cevap vermeden elimden tutup salona girerken adımlarımız hızlandı. Işığı kapadım. Kendimizi kanepenin üstünde bulduk. Tişörtünü usulca çıkarırken göğüsleri ellerimin arasında bir ateş gibi yandı. Elif çekingen, ama istekli bir inleme çıkardı. Onun çıplak tenine dokunmak, göbeğinden göğüslerine uzanmak, bacaklarını yavaşça aralamak… Her dokunuşumda ikimizin de yüreği daha hızlı atıyordu. Parlak gözleriyle bana bakıyordu, “Dur, çok hızlı…” dediğinde kendime bir an geldim, “Tamam, bekleriz,” dedim, saçlarını okşadım.
Sessizlikte nefesimiz dışında bir şey yoktu. Elif yavaşça belime sarıldı, beni tekrar kendine çekti. Dudaklarımız tekrar birleştiğinde artık geri dönüş yoktu. Şortunu indirirken kalçalarını yavaşça avuçladım. Ben de üstümdekileri çıkarttım. Vücutlarımız, damla damla birbiriyle kaynaşırken Elif’in sıcak nefesi, ısırıklarıyla birleşti. Elif’in vücudu hafifçe titriyordu, ben de heyecandan neredeyse elim ayağım dolaşıyordu. Parmaklarım aralarında gezdi, ıslandığını hissettim. Gözleri karanlıkta parlıyordu. “Bunu çok istedim, ama hep erteledim,” dedi. Ben cevap veremedim, ellerimi kalçalarında gezdirip, dudaklarından boynuna, göğüslerine öpücükler kondurdum. Vücudumuzun ateşi artık birbirine geçmişti.
Yavaşça içine girdim, Elif’in nefesi içime karıştı. Önce nazik, sonra giderek daha şehvetli, istekli hareket ettik. Tenimizdeki her titreme, her ürperti, yaz gecesinin sıcak havasından daha yoğundu. Elif’in sesleri, “Devam et, lütfen bırakma,” deyişleri beni çıldırtıyordu. Her hareketimizde biraz daha birbirimize karıştık. Birkaç dakika boyunca zaman durmuş gibiydi. O anlarda her şey birbirine geçti; ellerimi sımsıkı tuttu, gözlerini kapadı, vücudu seğirdi, bittiğimiz noktada bana sarıldı. Terli, çıplak ve sadece iki yurtsuz ruh gibi, kanepeye sığındık.
Bir anda sessizliğe gömüldük, kulağıma fısıldadı, “Bunu itiraf edecek cesaretim olmasaydı, içimde büyüyecekti belki… İyi ki geldim buraya.” Ben de ona sıkıca sarıldım. O gece, birbirimizin teninde hem kaybolduk hem bulduk kendimizi. Elif, bana komşuluk ya da dostlukla başlayıp tutkuyla biten anlarımızı hatırlatmaya devam etti. Şimdi baktığımda, o gecenin heyecanını hâlâ, odamın karanlığında duyar gibiyim.