Kendimden böyle bir hikaye beklemezdim; aslında hep sıradan biriyimdir. 32 yaşındayım, bekarım, İstanbul’da yaşıyorum ve bir danışmanlık firmasında çalışıyorum. Hikayemin kahramanlarından biri de Zehra. Zehra, ekibe 3 ay önce başladı. 27 yaşında, sessiz, güler yüzlü ama gözlerinde hep bir mesafe var. Herkes onun uslu, düzgün bir kız olduğunu düşünür; başta ben de böyle sanıyordum. Ama insan yanılabiliyor.
Aslında ilk başta Zehra bende fazla bir iz bırakmamıştı; saçları hep toplu, kıyafetleri sade ama kendine yakışanı seçiyor. Çalışma masamız yanyana sayılırdı. Ben bazen ona teknik bir şey için işi sorardım, o da kibarlıkla, kısa kısa açıklardı, sohbet hiç uzamazdı. Fakat zamanla, sanki aramızda bir bakışma, bir kaçamak tebessüm gelişti. En basiti, bana kahve uzatırken elini azıcık elime değdirirdi veya dosyalarla uğraşırken yanağıma yakın eğilirdi. Hep yanlış mı anlıyorum, hayal mi kuruyorum diye kendime soruyordum. Mantığım “Saçmalama, ofiste kimse açık açık böyle bir şeye kalkışmaz” diyordu, ama içimde başka bir sese kulak veriyordum.
Bir gün mesai uzamıştı, saat sekize geliyordu. Ofisteki birkaç kişi dışında herkes gitmişti. Zehra masasında evraklarla uğraşıyor, ben de kendi bilgisayarımda bir rapor bitirmeye çalışıyordum. Ne zaman kafamı kaldırsam gözüm Zehra’nın dudaklarında, boynunun o ince çizgisinde geziniyordu. O an kendimi suçlu hissettim, “Aklın fikrin bu mu olacak, ayıp” dedim kendi kendime. Yine de aramızdaki elektrik artık gözle görülür hale gelmişti.
Bir ara bana döndü; “Kahve içer misin Serkan?” dedi. Sesi iyice yumuşaktı. “Olur, içerim, sağ ol,” dedim, göz göze geldik. Arasında bir iki masa olan küçük mutfak kısmına yanaştık. Zehra kahveyi makineye koydu, ben de karşısında, ellerimi tezgaha dayayarak onu izledim. Konu başka bir şeydi, hava durumu, yeni gelen müşteri… Ama her cümlede gözlerimizle başka bir şey konuşuyorduk. Kahvelerimiz hazır olunca yavaşça “Dışarı çıksak mı, bir şeyler yesek?” diye sordum. Gözüme adeta ışık çaktı; “Olur, biraz hava almak iyi gelir,” dedi.
Biraz yürüdük, bir dönerciye oturduk. Daha önce yüzeysel olduğu konuşmalarımız böylece açıldı; ailesi, okul yılları, eski sevgilisi, neyi sevip neyi sevmediği… Sohbet ettikçe Zehra’nın aslında içine kapanık olmadığını, sadece insanlara kolayca güvenmediğini anladım. “İlk defa biriyle böyle rahat konuşuyorum burada,” dedi, hafif kızararak. Ben de ona, “Herkesin kendini açması zaman alıyor, seninle konuşmak güzel,” dedim, gözlerinden uzun uzun bakarak.
Yemek bitti, yürüyerek geri döndük; ben, keşke bu akşam hiç bitmese diye geçiriyordum içimden. Ofisin önüne gelmiştik, içeriye girmek istemiyorduk ama sohbet yarım kalmasın derken yine ofise çıktık; hani bir soru vardı, ona cevap vermek lazımdı… O an fark ettim, Zehra bana iyice yaklaşmıştı. Konu bir anda telefonlarımızdaki müzik listelerine döndü, hatta ben kendi kulaklığımı ona verdiğimde kulaklarımız birbirine sürttü, Zehra bir an durdu ve bana baktı. Gözleriyle bir şey sordu; izin mi istiyordu, yoksa korktu mu, kendini mi tutamıyordu? Nefesimi tuttum.
İşte o saniyelerde deli gibi çarpan kalbimi duydum; kıyamamış, sabredememiştim. Elimle yavaşça kulağının arkasındaki tutam saçı geriye aldım. Zehra bir an titredi, gülümseyerek yüzüme baktı. “Ne yapıyorsun Serkan?” dedi ama kötü bir anlamı yoktu sesinin. “Çok güzelsin,” dedim, fısıldar gibi. Zehra, başını öne eğdi, avuç içimde yanağının sıcaklığını hissettim. Kendine dönüp dönmediğini, engel olup olmadığını anlamak için bir saniye daha bekledim. Sonra, usulca dudaklarına eğildim. Önce hafifçe, ne tepki verecek diye deneye deneye, sonra o da karşılık verdi, öptük birbirimizi. O an zaman durdu, yemin ediyorum.
Biraz birbirimize sarıldık, heyecanımız nefeslerimize karışmıştı. Zehra bir anda çekildi, “Burada mı?” dedi, sesi hafif titrekti. “Daha fazla devam edersek…” dedi ama cümleyi tamamlamadı. Elleri titriyordu, ben de en az onun kadar gergindim, ama aramızdaki arzu artık saklanamayacak kadar ortadaydı. “Bu yanlış mı sence?” dedim. Zehra uzun uzun baktı gözüme, sonra başını iki yana salladı; “Bilmiyorum, ama istiyorum,” dedi. “Ben de… çok…” dedim, ellerimi beline koyup, dudaklarına tekrar yaklaştım.
O gece kimsenin ofiste olmadığına iyice ikna olunca, masa başına zaten dönecek halimiz kalmamıştı. Zehra’nın elini tutup yan odadaki ufak toplantı odasına girdik. Kapıyı arkadan kilitledim; Zehra, ceketini çıkardı, tişörtünün altından sütyeninin beyazı belli oluyordu. Sanki sabrım taşmıştı, ama acele de etmek istemiyordum. “Dur,” dedi Zehra, bana bakarak, ama bir yandan dudaklarını kemiriyordu. “Hiç böyle bir şey yapmadım, işyerinde yani…” dedi utangaçça. “Ben de ilk defa,” dedim, hafif gülümsedim, “ama çok istiyorum seni.”
O an hiç konuşmadık. Dudaklarımız buluştu, ellerim omuzlarına, oradan sırtına kaydı, Zehra da ellerini saçlarımda gezdirdi. Kokusu, teri, dokusu… Delirtici bir şeydi. Onu yavaşça masaya yasladım, boynundan öptüm, hafifçe ense kökünü yaladım; tüyleri diken diken oldu. Tişörtünü yukarı kaldırınca Zehra gözlerimin içine baktı, utanıyor ama bırakmak da istemiyor gibiydi. “Biraz daha devam edelim mi?” diye sordum. Hiçbir şey demeden elleriyle belimi tuttu, kendini bana iyice yaklaştırdı.
Bedenlerimiz birbirini alıştırırcasına yavaşça hareketleniyordu. Zehra, bacaklarının arasında bana yer açtı; ellerim kalçalarından, oradan dizlerine kaydı. Birbirimizin bedenini ilk defa keşfediyorduk; iç çamaşırının üstünden sertleşmiş memesini avucumun içine aldım, Zehra inledi hafiften, kulak mememi ısırdı. Ben pantolonumun fermuarını indirirken, o da elleriyle kemerimi çözdü. Dudaklarımız ayrılmadı, nefeslerimiz birbiriyle karıştı.
O an elimle zevkinin ne kadar arttığını hissettim; parmaklarımla iç çamaşırının üstünden dokundum ıslaklığına. Zehra başını geriye atıp memesini dayadı göğsüme. Beni içine alırken ne kadar ıslandığını, ne kadar kendini bırakmaya başladığını hissettim. Ofisin o klasik havası, bir anda tutkulu, ter ve arzu dolu bir atmosfere dönmüştü. Zehra önce hafifçe arkasını masaya dayadı, sonra bacaklarını açarak kendini bana verdi. İlk başta tedirgindi, sonra dudaklarımdan öpüp aramızdaki korkuyu attı. Dudaklarımız birbiriyle birleşti, ellerimiz hırsla vücudumuzda gezdi.
Küçük inlemeler, hızlı nefes alışverişleri, belli belirsiz “devam et” fısıltıları arasında sevişmeye başladık. Masanın üstünde, ellerim sırtında, Zehra’nın alnı omzuma gömülü; ikimiz de kendimizden geçmiş gibiydik. O an ne işyerini, ne riskini, ne yarını düşündük. Sadece birbirimizin bedeninde kaybolmak, tüm sınırları aşmak istedik.
Her şey bittikten sonra, uzun uzun sarıldık; sessizce gülüştük, utanmamıza gülüp, suçluluğu biraz da kenara itip tekrar öpüştük. Zehra gözlerini bana dikti, “Yarın birbirimizin yüzüne bakabilecek miyiz?” diye sordu. Güldüm, “Bakacağız, hem de utanmadan,” dedim ve ne kadar doğru söylediğimi anlamıştım. O geceden sonra, aramızda hiçbir şey eskisi gibi olmadı; hem daha yakın, hem çok daha heyecanlıydık.
O geceden sonra, işyerinde göz göze geldiğimizde bile ikimiz de o gecenin heyecanıyla birbirimizi süzüyorduk. Zehra’nın kokusunu, teninin sıcaklığını, bana o ilk anda verdiği utangaç bakışı hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum…