Üniversitenin ikinci yılına başladığımda hayatımda yeni bir dönem başlamıştı desem yalan olmaz. O zamana kadar ailemin gözetimindeydim, ama bu yıl kendi başıma bir evde yaşamanın özgürlüğünü tattım. Hem dersler hem sosyal ortamlar derken başlı başına bir maceraydı. Ev arkadaşım ise Gökhan’dı, bir önceki sene yemekhane sırasında tanıştığım, kafalarımızın fena halde uyduğu çocukluklar gibi birisiydi. İlginç şekilde, ikimiz de aynı fakültedeydik ama Gökhan daha sosyal, ben ise biraz içine kapanık biriydim.
Gökhan’ın biraz da alengirli bir enerjiyle ortamlarda neşeyle dolanmasını başından beri göze hoş gelmiş bulurdum ama açıkçası olaylara hiç öyle bir açıdan bakmamıştım. O zamana kadar onun “yakışıklı” denilebilecek özelliklerini de çoğunlukla görmezden geliyordum sanırım. Ama olayların başladığı o hafta, aramızdaki ilişkinin iyice ısındığını, kendi içimde ise sınırlarıma yaklaştığımı hissetmeye başlamıştım.
Bizim evde kışın yaklaşan soğuğuna inat, diğer arkadaşlarla birlikte bol muhabbetli akşam oturmaları, kafa dengi rakı sofraları, kahkahalar her akşamın vazgeçilmezi olmuştu. Bir gece, diğer ev arkadaşları o gece ailelerine gitmişlerdi. Ev bomboştu. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyordu. Akşam yemeğinden sonra ben salonda kitap okurken, Gökhan gitarını aldı ve yanımda bir sandalyede oturmaya başladı. Yanıma oturduğu anda, ani bir elektriklenme hissettim, o tok sesiyle şarkı mırıldanırken, parmakları tellerin üzerinde dans ediyordu. Farkında olmadan bir kaç kez onu süzdüm. Gitar çalarken elleri, dudaklarının arasına karışan gülümsemesi… İçim titredi ama kendime kızdım: “Boşver oğlum, Gökhan senin arkadaşın, şimdi saçma sapan hayallere dalmanın anlamı yok.”
Ama iç sesimin söyledikleriyle, vücudumun hissettikleri birbirini tutmuyordu. Sohbet ilerledikçe ortam ısındı. “Senin gibi biri niye hâlâ yalnız geziyor anlamıyorum,” dedi hafif alaycı bir gülümsemeyle. “Sadece içime sinen biri olsun istiyorum,” diyebildim zoraki bir şekilde.
Gece ilerledi, yağmur iyice hızlandı, bardaktan boşalırcasına yağıyordu. “Bu gece biriyle içmemiz lazım, yoksa depresyona gireceğim,” deyip mutfaktan iki bira kapıp geldi. Koltuğa uzandı, ayaklarını sehpanın üzerine koydu. Ben de yanına geçtim.
Bir anda konuşmalar hakikaten samimi bir havaya büründü. Gökhan gözlerinin içine baktı bir kaç kez, sonra öylece sustu. İçimden “acaba yanlış mı hissediyorum,” dedim, yine de o gece aramızda bir şeylerin değişmeye başladığına emindim.
O akşam hissettiklerimi bastırıp odama çekildim. Oysa gecenin devamında kafamı yastığa koyduğumda, tüylerim diken diken oluyordu. Gökhan’ın sesi, postüründeki rahatlık, sıcaklığı… “Arkadaş mıyız, yoksa daha fazlası mı olacak?” Birden, başka bir açıdan onu hayal ederken buldum kendimi. Ellerini, sıcağının tenimde dolaştığını, kokusunu, öpmek isteğini… O geceden sonra onu daha farklı görmeye başladım. Sabah evden çıktığımızda göz göze gelişimiz, yakaladığım yüklenen bakışlar, her şey ortamdaki havanın değiştiğinin işareti gibiydi.
Takip eden hafta, üniversitede klasik bir cuma gecesi organizasyonu yapıldı. Küçük bir grup toplanmıştık, kalabalık bir kafede biraz eğlendikten sonra eve yöneldik. Gökhan’la ikimiz, yağmura rağmen yürümeyi seçtik. Eve vardığımızda üstümüz başımız ıslanmıştı. “Ben hemen duş alacağım, üşütmeyelim,” dedi ve banyoya girdi. O an ben de içeriye girdim, üstümü değiştirmeye çalışıyordum. Banyodan çıkıp üstü çıplak şekilde odasından salona geçerken, kaslarının gölgesinde, havluyu beline sarmış halde bana kafa tutarcasına bakıp, gülümsedi. “Ne bakıyorsun oğlum, korktun mu vücudumdan,” dedi. Hafif bir iğneleme sezdirdiyse de cevap vermedim. İçimden bir dürtüyle, “Ben de duş alacağım, ısındım baya,” dedim. Sildiği terli saçları, geniş omuzları, gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmaması… Beni iyice tahrik etmişti. Kendimi zor tuttum, içimdeki kararsızlıkla savaşıyordum. “Acaba yanlış anlaşılıp aramızdaki arkadaşlık bozulur mu, ya da o da aynı şekilde mi hissediyor?”
Gece yarısına doğru birer kadeh daha içtik, konuşmalarımız iyice koyulaştı. Derinleşen sohbet, aramızdaki samimiyetin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Gökhan’la aramızda hem şakalaşma, hem de keskin bir cinsel gerilim filizlenmişti. Yatmaya hazırlanırken bir anda lafı dolandırmadan önüme geldi: “Bak kanka, bir şey diyeceğim… Benim kafam çok karışık, ama sana karşı eskiden farklı şeyler hissediyorum, saklayamayacağım. Sen de bana arada bir değişik bakıyorsun, inkar etme.” Duyduklarıma hem utandım, hem rahatladım. Bir anda bütün kararsızlığım dağıldı. “Evet, bende de var aynı his. Ben de kendime engel olamıyorum,” deyiverdim. O kadar gerilmişim ki bir şeylerin patlamasını istiyordum adeta.
Bir süre sessiz kaldık, bakışlarımız konuşmaya başladı. Yavaşça yanıma yaklaştı, dizlerim titreyecek sandım. Elini omzuma koydu, nefesi burnumda sıcak bir rüzgar gibi esiyordu. “Dener miyiz?” dedi. Cevap vermeme bile fırsat kalmadan öylece bana sokuldu, dudakların ağırlığını dudağımda hissettim. Tüm vücudumdan bir titreme geçti. Milyonlarca elektrik akımı gibi. Nefesimizin kesildiğini hissettim. Dudaklarımız birbirine değdiğinde, aramızdaki arkadaşlık bambaşka bir şeye evrildi. Ellerim, kendimi kaybedercesine vücudunda gezmeye başladı. O an için dünyadan kopmuştum. Gökhan’ın elleri sırtımda, ellerimse onun kasıklarına doğru yol almaya başladı. O kadar uzun süredir bastırdığım duygular, dudaklarımızda, tenimizde yankılandı.
Kafamda sorular dönüyordu ama kendime engel olamadım. Tişörtünü çıkardım, ellerim göğsünde dolanırken, vücudumun her yeri alev alıyordu. Gökhan da bana aynı iştahla dokunuyordu. Tek bir kelime etmeden, her şey göz göze bakışımızda anlaşılmıştı. Pantolonumun içindeki sertleşmeyi saklamıyordum artık, o da fark etmişti. “Seninle olmayı çok istiyorum,” dedi kulağıma fısıldayarak. Bedenim titredi, her bir hücremin bu yakınlığı istediğini daha önce hiç bu kadar açık görmemiştim. Üzerime atıldı, dudakları boynumda, elleri kasıklarımı kavradı. Benim de sabrım taşmıştı, parmaklarımı saçlarında dolaştırırken, dilimizi her temas ettirişimizde daha da çıldırıyordum.
Bir süre sonra yatak odasına geçtik. Gökhan’ın kaslı vücudu üzerime uzanırken, elleriyle belimi, kalçamı sıkıca kavradı. Dudaklarımız birbirinden ayrılmadan nefes nefese öpüşmeye başladık. İç çamaşırlarımızı hızlıca attık. O kadar bastırmışız ki birbirimize, sanki yıllardır bu anı bekliyorduk. Bütün sınırlar kalktı aramızda. Gökhan dizlerimin arasına girmiş, tenime değdikçe memba suyu gibi serin, aynı zamanda yakıcıydı. Elleriyle bacaklarımı kavradı, önce dudaklarımıza, boynumuza, göğsümüze inen öpücüklerle birbirimize dokunduk. Nefes nefese kalmıştık, serbest kalan arzularımız daha da coşmuştu.
Gökhan’ın elini cinsel organıma götürdüğünde tüm vücudum tır titremeye başladı. O da kendi ereksiyonunu bana değdirirken bakışlarımız birleşti. “İlk defa böyle bir şey yaşıyorum ama senden başka biriyle denemem,” dedim titrek bir sesle. O da aynı şekilde heyecanlıydı. Önce öpüşerek, dokunarak, birbirimizin vücudunu tanıyıp, sonrasında dudaklarımızdan çıkan zevk nidaları, odada yankılandı. Uzun süre birbirimizi doyasıya keşfettik. Zevkten başım döndü, vücudumun her yeri erimişti. O gece defalarca seviştik, her defasında daha da aç ve heyecanlıydık.
Sabah olduğunda Gökhan’ın kolunda uyandım. Aramızda konuşmadan bir anı paylaşıyorduk artık. O geceden sonra, sadece bir ev arkadaşı değil, gizli ve yakıcı bir tutkunun imzası olmuştuk. Aramızda hâlâ o geceyi hatırladıkça içim kıpır kıpır olur; en yakın arkadaşın bir anda en gizli arzuna dönüşmesi, hayatımın en heyecan dolu itirafı oldu.