Ofiste olacakları tahmin edemezdim

Ofiste olacakları tahmin edemezdim

Benim adım Can, 29 yaşındayım ve İstanbul’da bir reklam ajansında müşteri temsilcisi olarak çalışıyorum. Hikayemin kahramanı ise Dilek. Dilek, ajansa benden sonra katılmış, otuzlu yaşlarının başında, alımlı, ciddi, biraz mesafeli ama sıcaklığı gözlerinden belli biri. İlk başlarda sadece iş arkadaşıydık, çünkü ben böyle konularda asla aceleci bir insan olmadım. Genelde iş yerinde sınırları aşmam, özellikle bağlanmak ya da işimi riske atacak ilişkiler kurmam söz konusu olmazdı. Ama Dilek’in varlığı yavaş yavaş gündelik hayatıma başka bir heyecan katmaya başlamıştı.

İlk etapta kendisiyle fazla konuşmazdık, Dilek’in fazla samimi olmayan bir hali vardı. Sabah ajansa girdiği anda başını hafif eğip, sessiz bir “günaydın” derdi. Çayını hep sade içer, neredeyse gülmezdi. Ama ben bazen onu masasında bilgisayara kitlenmiş, dudaklarını hafifçe ısırırken gördüğümde, içimden tuhaf bir dürtü yükselmeye başlıyordu. Aramızda sanki görünmez bir çizgi vardı. Ofiste herkes tarafından profesyonellik ve mesafeyle tanınıyordu, bu yüzden ona yaklaşmak konusunda uzun zaman kararsız kaldım. Bir yandan istemiyordum, “Nasıl olsa anlamaz, benim gibi birine bakmaz,” diyordum. Ama göz göze geldiğimiz, ufak bir gülümseme yakaladığım anlarda bu düşüncelerim dağılıyordu.

Her şey bir cuma akşamı hafiften geç saate kadar çalıştığımızda başladı. Ofiste nöbet geçiren iki kişiydik: O ve ben. Saat yedi gibi herkes yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. “Birlikte dışarıda bir şeyler içer misin?” diye sordum, biraz çekinerek. O da çok kısa bir süre düşündü, “Yorgunum aslında ama bir kahveye hayır demem,” dedi. O akşam, işten sonra yakınlardaki küçük bir kafeye oturduk.

Dilek normalde ketum biri olmasına rağmen, o akşam biraz daha sohbet etmeye açıktı. Kahvelerimizin yarısında, konuyu işler dışına çıkardığında elimde olmadan, ona daha farklı bakmaya başladım. “Sen fazla ciddi görünüyorsun Dilek, sanki duvarlarını hiç indirmeyeceksin gibi…” dedim yarı şaka, yarı ciddi. “Bazen böyle olmak gerekiyor Can, ama şunu söyleyeyim; insanın diğer yüzü bazen hiç görünmez olur. Hayatta her zaman kontrol insanın elinde olmayabilir,” dedi baktı yüzüme. Sesi yumuşak, ama keskin bir tavrı vardı. Hoşuma gitmişti. Eve dönerken gece, yol boyunca aklımdan çıkmadı. Dokunsam elini tutabilir miydim? Ofiste bir şey başlatsak başımıza bela olur muydu? Hem iş, hem Dilek, hem de o aşina olmadığım heyecan birbirine karıştı.

Ertesi gün cumartesiydi, çalışmıyorduk. Tüm hafta sonu boyunca Dilek’i düşündüm. Pazar akşamı ise ona WhatsApp’tan “Yarın iş çıkışı tekrar bir şeyler içer miyiz?” diye mesaj attım. On beş dakika beklettikten sonra “Olur, kaç gibi?” diye yanıt verdi. Bu sefer daha kendinden emin bir tonla yazmış gibiydi.

O pazartesiyi zor geçirdim. Ofiste göz göze geldikçe garip bir şekilde elektriklenmeye başladım. Toplantı sırasında, Dilek’in ince bileğine kırmızı bir bileklik taktığını fark ettim. Bilerek mi yapmıştı bilmiyorum ama gömleğinin kolunu sıyırınca hafifçe teni görünüyordu. O an kendimi tutmakta zorlandım. Akşamı zor ettim.

İkimiz çıkıp yine o kafeye gittik. Bu sefer hava daha farklıydı; odadaki o görünmez gerilim sanki etrafımızı sarmıştı. Birkaç bardak şarap içtikten sonra, ellerimizin istemsizce birbirine yaklaştığını hissettim. Konuşurken bir an kelimeler arasında tuttuğu kahve fincanından dudağına değen parmaklarını takip ettim. Bakışlarımız birbirinde uzun süre kayboldu. O an, her şeyin biraz daha ileri gideceğini hissettim; sadece zamanını bekliyor gibiydik. Yine de içimde bir huzursuzluk dolandı, “Doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmeden edemedim. Sanki Dilek de içinde bir kararsızlık yaşıyordu. Bir an gülümsedi, “Yarın yoğun günümüz var, istersen kalkalım,” dedi. Ben de kafasını dağıtmamak için fazlasını zorlamadım.

Ertesi gün ofiste birbirimize bakışlarımız daha fenasıydı. Masalar arasında dosyalar götürürken avuçlarımız birbirine değdi bir an. Küçük bir temas, ama bende içimdeki tüm duvarları yıktı. İkimiz de ortamı hissediyorduk, sözlü olmasa da, artık her şey çok açıktı. Akşam olduğunda herkes yavaş yavaş çıkmaya başladı. Dilek yanıma geldi, “Kilit sende olsun, ben birazdan çıkacağım,” dedi. Gözleri yakıcıydı. Nefesim kesildi.

Herkes çıkınca mutfakta ona rastladım. Kimse yoktu. O an heyecan tamamen ele geçti. “Dilek… Ne yapmaya çalışıyoruz?” dedim hafif gülümseyerek. O ise, bir adım yaklaşıp “Durmak istiyor musun?” diye sordu doğrudan. Belki başka biri olsa, olay çok farklı gelişirdi. Ama bizde bir gerilim, bir zamanlamanın bekleyişi vardı.

Yanına yanaştım ve ellerimi beline doladım. O da boynuma uzandı. Dudaklarımız, vücudumuzun kontrolünü ele geçirmişçesine birbirini buldu. Küçük öpüşmeler hızla derinleşti. Dilim onun dudaklarını aralarken, kolları boynumda iyice sıkılaştı. Aramızda kalan nefeslerimiz hızlandı. Tek bir kelime konuşmaksızın masanın kenarına yaslandık. Ellerim gömleğinin düğmelerini usulca açarken, tırnaklarını sırtıma geçirmişti. Sütyenini parmak aralarımda hissettiğimde, vücudum titredi.

“Burada mı?” diye fısıldadım. Dilek gözlerimin içine bakarak bir an tereddüt etti. Ellerini göğsüme koydu. “Durmak istemiyorum,” dedi. O ana kadar hissettiğim tüm kararsızlık bir anda paramparça olmuştu. Hiç düşünmeden, pantolonunun düğmesine uzandım. O da elleriyle kemerimi çekiştirdi.

Küçücük mutfakta nefesimizin, titremelerimizin yankılandığını duydum. Dilek masanın kenarında otururken ben ayaktaydım. İkimizin de teni ürperiyordu. Kalçasını kendime doğru çektim, iç çamaşırını hafifçe indirdim. Dilek başını geriye atıp gözlerini kapadı. Parmaklarım bacaklarının arasını hissederken, vücudu gerildi. Heyecanı, ıslaklığında kendini belli ediyordu.

Penisimi yavaşça dudağına sürdüm. Karnımda o beklenen dalga büyüdü. Göz göze geldik. “Devam et,” dedi fısıltıyla. İçine girdim ve aramızdaki tüm bariyerler yıkıldı. Nefes nefeseydik. Her ileri geri itişte Dilek’in inlemeleri artıyordu. Bacaklarını belime dolayıp daha yakınıma çekti. O kadar ısınmıştık ki, ikimiz de her şeyi unutmuştuk. İç çekişler, nefesler, öpüşmeler, birbirini sarmalayan kollar… O an için sadece o vardı hayatımda.

Küçük mutfağın buğulanmış camları, yerdeki çantalar, açık kalmış gömlek düğmeleri… Her dokunuş ateş gibiydi. Dilek, “Daha hızlı… lütfen…” dedi. Gücümü toplamaya çalışırken, dudaklarında hapsolmuş bir şekilde, sonuna kadar gittim. İkimiz birden doruğa ulaştık. Vücudumuzdaki titreşimler, ağızlarımızdan kaçan haykırışlarla birleşti.

Birkaç dakika sonra, giyinirken hâlâ ellerimiz terliydi. Dilek, bana bakıp hafif bir gülümsemeyle, “Bir şeyler değişti galiba,” dedi. Ben ise, “Sanırım bu ofiste yeni bir sırra sahibiz,” diye karşılık verdim. Yavaşça kapıyı kilitleyip birlikte çıktık. Artık aramızdaki mesafe tamamen ortadan kalkmıştı. İşte, itirafım bu. Bazen en beklenmedik anda, en beklenmedik yerde; her şey, uzun bir kararsızlığın ardından bir anda kopuveriyor. Ve şehirdeki en sıradan bir ofisin mutfağı, bana hayatımın en ateşli anını yaşatabiliyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *