Sonbaharın başındaydık. Evdeki üçüncü yılım ve üçüncü ev arkadaşımla tanışmaya hazırlanıyordum. Her yıl bir öncekiyle türlü aksilikler yaşanır, sonunda yollar ayrılırdı. Bu sene Tuğçe gelmişti. 24 yaşında, özel bir şirkette asistan olarak çalışıyordu. Benimle yaşıttı, üniversiteden yeni çıkmış, koşturmaca içinde. Sakin, içine kapanık biri gibiydi ilk başlarda. Adım Serkan. Ben de aynı yaşta, benzer dertler peşindeydim. İstanbul’da memleketten kopup ayakta durmaya çalışanlardan. Doğrusu ilk tanışmamızdan itibaren Tuğçe, bana basit bir ev arkadaşıyla sınırlı olmayacak bir şeyler hissettirmişti. Bunu ben mi hayal ettim, yoksa aramızda bir elektrik var mıydı, uzun süre emin olamadım.
İlk birkaç hafta sıradan geçti. Akşamları ortak salonda televizyon açılır, çay demlenir, sessiz sohbetlerle geçiştirilirdi. Ben ona uzun uzun bakar, bazen göz göze geldiğimizde başka bir şey söylemek istermiş gibi bir süre dururdum. O ise bir şekilde temkinliydi, bazen konuşurken gözlerini kaçırırdı. Sonra bir akşam, plansızca küçük bir kutlama yaptık. Onun iş yerindeki deneme süresi bitmiş, müdürü teşekkürü hak ettiğine karar vermişti. Eve bir şişe şarap ve birkaç tatlıyla döndü. “Abi, şuna bir kadeh eşlik edersin,” dedi, gülerek. O gece biraz daha uzun sürdü muhabbetimiz. Alkol ikimizi de gevşetmişti.
Oturduğumuz koltuk arasındaki mesafe biraz azalmıştı. Konuşurken dizlerimiz birkaç kez birbirine değdi. Kısık sesle espri yaptım, o gülerken omzuma hafifçe dokundu. Bir tuhaf oldum; böyle basit dokunuşlar bile sarsıyordu. Ama ben temkinli davranmaya devam ettim. Bu şehirde kulaktan kulağa sayısız dedikodu, namus derdi, yanlış anlaşılmak korkusu hepimizin ucunda sırada beklerdi.
O gece yatarken kafamda bir sürü düşünce vardı. Tuğçe’ye karşı farklı bir his vardı içimde, ama aynı evde yaşadığımız için ipleri koparırsak sonrası daha kötü olabilirdi. Birkaç gün o olayın üstüne düşmedim. Aramızdaki havası değişmişti; artık göz göze geldiğimizde bir saniye uzun bakışıyorduk, ufak bir tebessüm oluyordu Tuğçe’de. Haftanın sonunda bir cumartesi akşamı birlikte markete gittik, alışverişten döndük. Her şey normaldi. Mutfakta kaldırma işi biterken eğilip bir şey aldı, saçlarından güzel bir koku geldi burnuma. Tam o anda göz göze geldik, ben bir adım geriye çekildim, tuhaf bir gerginlik doldu havaya.
“Bi sorun mu var?” dedi. Sesinde hüzünlü bir ton. Kafamdan geçen her şeyi anlamış gibi. Ben bir süre sustum. Bu sefer o konuştu: “Serkan, geçen geceyi de hissettim. Bi tuhaf olduk, biliyorum. Ben sadece… yanlış anlaşılmak istemiyorum.” Cevap veremedim. “Ben de,” dedim sadece. “Ne olacaksa olsun, diyorsan başka. Ama bir hatayla her şey çöpe giderse üzülürüm.” Bunu dedikten sonra mutfağı toparlamaya çalıştı. Ben ise hem ona dokunmak, hem tamamen uzaklaşmak istedim. Gece yatakta dönüp durdum. Odamdan hoparlöre loş bir müzik açıp dinledim, huzursuzdum.
Bir hafta boyunca hiçbir şey olmadı. İlişkimizi biraz mesafeli tuttuk. Sonra bir akşam, şirketteki işleri uzamış, eve geç döneceğini söyledi. Gece yarısı kadar oldu, anahtar sesi geldi. Salonda tek başıma, televizyonun ışığında sızmışım, anca uyanabildim. Tuğçe kapıda başını bana eğdi: “Beni beklediğini sandım.” dedim gülümseyerek. Yorgun görünüyordu ama başka bir hali de vardı. “Biraz başım dönüyor.” dedi. “Mutfağa geçeyim, bir şeyler içeyim, sen de ister misin?”
Birlikte mutfağa geçtik. Ona limonlu bir su hazırladım, beraber sandalyeye oturduk. Tuğçe, aniden önlüğünü çıkardı, saçlarını topladı ve bana döndü: “Harbi soruyorum, aramızda bir şey olacak mı?” O an tereddüt ettim. Bunun, belki ikimiz için de riskli olacağını, ama daha fazla dayanamayacağımı hissettim. “İstiyorum,” dedim boğuk bir sesle. “Ama korkuyorum da.” Yavaşça elimi tuttu, parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi. Bir süre susarak bakıştık. Sonra yavaşça öne eğilip, bana yaklaştı. Kalbim deli gibi atıyordu.
İlk öpüşmemiz mutfağın o hafif limon kokan havasında, sabaha karşı olmuştu. Dudakları titrek, ama cesurdu. İkimiz de gerilmiş, birikmiş duygularla ileri gittik. Ben öpüşürken ellerimle saçlarını araladım, boynunu öptüm. O başını geriye yaslar, derin nefesler alırken ellerini belime sardı. Bir süre sonra, konuşmaksızın salona geçtik; televizyon ekranındaki loş ışık bizi gölgeler gibi yapmıştı. Orada yavaşça üzerimizdekileri çıkardık. Ona baktıkça daha çok istedim. Uzun zamandır bir kadınla bu kadar yakın olduğumu, arzuladığımı hatırlamıyordum bile.
Tuğçe sırtıma dokunurken tırnaklarını hafifçe bastırıyordu, ben göğüslerini ellerimle usulca kavrarken o içini çekiyor, tutkulu nefesler alıyordu. Birbirimizin bedenine hem şaşkın hem iştahlı dokunduk. Önce beline, göğüslerine, sonra kalçalarına kaydı ellerim. O ise heyecandan titriyor gibiydi. “Serkan… sakın bırakma,” diye fısıldadı kulağıma. Bir anlığına her şeyi unuttuk; iş, geçmiş, korkular, ev arkadaşı olmak…
İlk sevişmemiz aceleci ama tutkuluydu. Pantolonlarımızı hızla çıkarırken, ikimiz de sabırsızdık. Tuğçe’nin bedenini altıma aldım, bacaklarını kalçama doladı, dudaklarımızı aralıksız buluşturduk. Penisimi vajinasında hissettiğim an, bedenlerimizin bir bütün olduğunu hissettim. Yatak odasına geçmeye bile gerek kalmadan, oracıkta, salonun ortasında doyasıya birbirimize sarıldık, defalarca boşaldık. İçimdeki arzunun, onun vücudunda yankı bulması her şeyi değiştirdi.
Sonrası? Sabah olduğunda Tuğçe bana sarılıp “Bu sefer yanlış olmadı,” dedi. Ben de ona sarıldım, ikimiz de gülerek güne başladık. Bazen hala, mutfakta bir limonolu su yaparken göz göze gelir, kendi aramızda o geceyi hatırlayıp gülüşürüz. Evde iki yabancı değil, iki sevgili gibiyiz şimdi. Herkesin başına gelip gelmeyeceğini bilmem ama, bazen en yakınında, en sıradanda da aradığını bulabiliyor insan. Ve her şey, sınırda aşkla, biraz cesaretle oluyor.