Bunu anlatmam, içimi dökmem lazım. Belki de yıllardır biriktirdiğim duygular bir taşkın gibi dışarı akıyor, belki bunu yazarken bile biri görür diye korkuyorum. Meral’le tanışalı üç sene oldu. Aynı apartmanda oturuyoruz, ben 29 yaşındayım, bir kamu kurumunda çalışıyorum. O ise henüz üniversiteyi yeni bitirdi, 22 yaşında. Evleri üst katımızda, annesiyle yaşıyor. Babası yıllar önce onları bırakıp gitmiş. Meral’i başlarda sıradan bir komşu kızı olarak görüyordum; yakından sadece selamlaşır, kapı önünde bazen ayaküstü sohbet ederdik. Ama zaman geçtikçe onun bende bıraktığı etki büyüdü.
Sürekli diyalog halinde değildik. Ancak bazen geç geldiği akşamlarda merdivenlerde karşılaşır, yüksektan gelen parfümüyle, bana ürkekçe attığı bakışlarla aklımı hep biraz kurcalardı. Boyu 1.65, esmer, ince belli, saçları koyu kestane, genellikle kıvırcığını öyle dağıtmadan toplar. Sesi ince ama kararlı; çekingen ama bir o kadar da kıvrak. İlk başta aklıma gelmeyen şeyler sonradan gündelik sohbetlerin arasında filizlenmeye başladı. Onunla konuşurken göz göze gelmekten özellikle korkmaya başladım. İçimde yanan bir ateş vardı, ama bu ateşin önüme neler çıkarabileceğinden haberim yoktu.
Yaklaşık bir ay önce mesai çıkışı apartmana dönerken asansörde karşılaştık. Okulunu bitirmişti, iş aramaktan dertli. Yorgun duruyordu, gözleri biraz nemli. O gün kısa bir sohbet ettik. “Çay içer misin?” diye sordum. Bir an duraksadı. “Olur,” dedi. “Kafamı dağıtmam lazım.”
Eve geçtik. Annemle yaşıyorum hala, ama o akşam annem köydeydi, ev bomboştu. Beraber salonda oturduk, ben hızlıca çay hazırladım, bir iki bisküvi koydum. Başlarda çekingence koltuğa gömüldü; aramızda, “İş dünyası çok zor,” “Herkes torpilli,” minvalinde dertleşmeler geçti. Ben, onu cesaretlendirmeye çalıştım. Gözlerinde bazen dalıp giderken çok kısa bir an için bana baktı; karşımızda sadece bir masa, üstünde bardaklarımız vardı.
Sohbet uzadıkça sıcaklığı arttı. “Bazen haksızlık ediyorlar insanlara,” dedi. O anda ellerini avuçlarıma aldım. Bu bir refleks miydi, yoksa bilinçli mi yaptım bilmiyorum ama, o kısa anın getirdiği cesaretle ellerini sıkıca tuttum. Bakışları bana kilitlendi. Bir şey demedi. Elini geri de çekmedi.
Sessizlik uzadı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Birden, “Bak, yanlış anlama,” dedim, “sadece…” – ama cümlen tamamlanmadan, eli elimdeyken hafifçe gülümsedi, dudakları titredi.
“Bence yanlış anlayacak bir şey yok,” dedi. Gözleri aşağıya kayıyordu ama bırakmıyordu bakışını. “Bazen insanın iyi hissetmeye ihtiyacı oluyor…”
Bir süre ellerimizdeki sıcaklığı hissettik. “Senin yanında kendimi iyi, güvende hissediyorum,” dedi. Bu cümle içimde bir şeyi paramparça etti. Duygular galip geliyordu. Ama hâlâ çekingenliği vardı; kafasında bir soru işareti seziyordum.
Üç-dört gün boyunca aklım Meral’de kaldı. O akşam yaşadıklarımızı düşündüm. Sonra bir akşam tekrar karşılaştık. Bu kez alt kattaki dairede sepetini bir yere düşürmüştü. Yardım ettim, birlikte yukarı çıktık. “Bir çay içer miyiz yine?” dedi. “Olur” dedim. Yeniden salona geçtik. O gün biraz mahcup ama daha kararlıydı. Sanki anlatmak istediği şeyler birikmişti. Sohbet koyulaştıkça, kahkahalarımız biraz daha içli, biraz daha cesurlaşmaya başladı.
“Galiba sana itiraf etmem lazım…” diye başladı lafına. “Bir süredir… seni farklı hissediyorum,” dedi. İçimde birden saklayamadığım bir titreme yayıldı. Onun yüzüne baktım.
“Gerçekten mi?” dedim.
“Evet… Ne biliyim… Sanki bana dokunduğunda…”
Sözünü tamamlamadı. Sanki devam etseydi, iki kişi bir daha hiç geri dönmeyecek bir çizgiyi geçecekti. Bunu o akşam değil de, birkaç gün sonrasının bir pazar sabahı kucaklaştığımızda anladım. Kapıyı çaldı, “Kahvaltı yaptın mı?” dedi. Hazırlık yapıyordum, “Daha başlamadım, gelsene birlikte yapalım,” dedim.
Beraber mutfağa girdik. Yumurta kırdı, domates kesti, ben çay koydum. Hareketlerimiz artık daha yakındı; kolumuz birbirine sürtünüyordu, ellerimiz aynı ekmeğe uzanıyordu. Ocaktaki tavadan yumurtayı tabağa koydu, ben de masaya zeytinleri bıraktım. Göz göze geldik, o anda bir şey oldu; bir anda üzerinde gri bir tişört ve ince bir pijama vardı, göğüs uçları tişörtten nazikçe belli oluyordu.
Sırtımı mutfak tezgahına dayadım, o bana daha yakın durdu. “Bir şey diyeceğim…” dedi sessizce; sesinde bir titreme vardı. O an, yanaklarından birine elimi koydum. Başını hafifçe eğdi. Dudaklarımız neredeyse değecekti ki, o son anda çekildi.
“Biraz… acele etmiyor muyuz?” dedi. Gözlerinde hem arzu hem korku.
Ne diyeceğimi bilemedim. “Belki de… ama bu his…,” dedim, “kontrol edemiyorum.”
O, bir an dudaklarını ısırdı. “O zaman… sadece biraz yaklaş,” dedi.
Yavaşça ona sokuldum, dudaklarını öptüm. Bu, ikimizin de ilk sınavıydı. Dudaklarımız birbiriyle buluştuğunda, vücuduma bir ürperti girdi. Ellerimi saçlarının arasına daldırdım, o ise elleriyle belimi sardı. Öpüşmesinin titrek ama aç olduğu belliydi; nefesi hızlanmıştı.
Bir süre bu öpüşmede kaldık, nefes nefese, tenimizin sıcaklığıyla. Ardından o, ellerimi göğüslerinin üstüne getirdi. Birden nefesimi tuttu; “Burdan sonrası… sadece ikimizin olsun,” dedi. Kafasını omzuma yasladı, ben ise göğüslerine yavaşça dokundum. Tişörtün altına ellerimi soktum. Cildi yumuşacıktı. Nefisini kulağımda duyuyordum.
Ardından elimle belinden kavradım, yatağa doğru çektim onu. Sessizce yavaş yavaş odama geçtik. Artık hiç konuşmadık, bakışlarda her şeyi anlatıyorduk. Odanın kapısını kapattım, sırtımı kapıya dayadım. Meral bana bir adım yaklaştı, ellerini sırtıma doladı. Bir anda dudaklarımız tekrar buluştu. Ellerim onun tişörtünden yavaşça kayarak göğüs uçlarına dokundu. Nefes aldı, “Bunu çok istiyorum,” dedi neredeyse fısıltıyla.
Tişörtünü kafasından çıkardım, altında ten rengi bir sütyeni vardı. Sütyenini indirdim, göğüslerini avucumda hissettim. O da benim t-shirtümü çıkardı, göbeğime sıcak ellerini koydu. “Heyecanlanıyorum,” dedi utanarak. Dudaklarını göğüs uçlarına dokundurdum, sesi titredi, “Devam et,” dedi bu sefer daha da fısıltıyla.
Pantolonumu çıkardı, avucuna aldığında sertliğim avucunda hissediliyordu. O an, üzerindeki pijamasını hızla çıkardı, teni gözümün önündeydi. Külotunu da usulca indirdi. Ben de iç çamaşırımı çıkardım, aramızdaki tek engel yoktu. Vücudunu bana sardı, yatağa beraber uzandık. Ayağını üzerime attı, kalçalarını okşadım. Benim memberim bacaklarının arasındaydı, sıcaklığını hissedebiliyordum.
Bir anda bedenimiz birbirimizi arzulamış halde buluştu. Göğüslerini emerken, bir yandan elimi kasıklarına indirdim. Islaklığını parmaklarımda hissettiğimde, iç çekişi arttı. Parmaklarım içerisine girerken bedeninin titremesine şahit oldum. Dudaklarını benim omzuma gömdü, nefesi hızlanıyordu.
“İçime girmeni istiyorum,” dedi.
Korunmaya dikkat ettim, sonra yavaşça vücuduma aldım onu. O an arasındaki tüm gerilim birden eridi. Yavaşça içime aldı beni, kalçamı hareket ettirdim. O hafif hafif inliyordu. Ellerini sırtıma sardı, gözleri yumuk, bana tamamen teslim olmuştu. Ritmimiz arttıkça, onun dudaklarından çıkan sesler artıyordu. Beraberce tüm arzularımızı o yatakta bıraktık. Nihayetinde ben de boşalmak üzereydim. O da birden ayak parmaklarını gerdi, vücudu benimle birlikte kasıldı.
Sonrasında, yatağın kenarında yan yana uzanıp birbirimize sarıldık. Ter içinde, kalbimiz çıplak ve şaşkın şekilde bir süre sustuk. Burnunu boynuma yasladı. “İyi ki cesaret etmişiz,” dedi fısıltıyla.
O gün anladım ki, bazen en yakınındaki insanla yaşadığın tutku, hayatındaki en büyük sır olabilir. Onunla hala aramızda bir sır, bir ateş yanmaya devam ediyor.